|
Dikkatinizi
çekiyor mu, bilmiyorum; son zamanlarda bazı kişiler kendilerini veya
başkalarını "Ehl-i Sünnet" olarak tavsif etmeye özel bir itina
gösteriyor sanki. Elbette bir "meşruiyet sağlama" aracı olarak
başvurulan bu yöntemi birkaç açıdan okumak mümkün:
1. "Ehl-i Sünnet", vasfen olmasa da ismen hala bu topraklarda temel belirleyicilerden birisidir.
2. Ehl-i Sünnet'in ne olduğu, kişinin hangi durumda Ehl-i Sünnet olarak
tavsif edilebileceği ve hangi durumlarda bu sıfatla anılamayacağı
konusu netliğini kaybetmektedir.
3. Bu durum böyle devam ederse, "Ehl-i Sünnet" kavramının dönüşmesine veya içinin boşalmasına müncer olacaktır.
Şurası açık ki, milletimizin temel aidiyetleriyle irtibatı tam olarak
ortadan kaldırılabilmiş değil. Bu önemsenmesi gereken bir durum. Ehl-i
Sünnet olmayı önemseyen, halka dönük işler yapan kimselerin Ehl-i
Sünnet'e açıktan ta'n etmeyi göze alamaması bunun bir göstergesidir.
Ancak hemen ekleyelim ki bu durum, başta itikad olmak üzere temel
aidiyetlerimizle sağlam ve canlı bir irtibatımızın bulunduğu anlamına
gelmiyor. Söz konusu irtibat son derece önemli yaralar, zedeler almış
durumda. İsim devam ediyor, ancak müsemmada derin problemler var.
Bu durumun sebepleri, hal çareleri ve sair boyutlar bu yazının çerçevesini aşacağı için o noktalara girmeden devam edelim.
Ehl-i Sünnet olmanın kişi için ne ifade etmesi gerektiği ya da hangi
durumlarda "Ehl-i Sünnet" vasfıyla bihakkın muttasıf olunacağı ve hangi
durumlarda Ehl-i Sünnet çerçevenin dışına düşülmüş olacağı meselesine,
hassasiyetiyle mütenasip bir önem atfedildiğini söylemek ne yazık ki
kolay değil. Burada, Ehl-i Sünnet'i Ehl-i Sünnet yapan kırmızı
çizgilerin geniş halk kitleleri bakımından netliğini giderek
kaybettiğini tesbit etmek durumundayız.
Bu yazıyı yazdıran problem de kendisini bu noktada gösteriyor.
Bakıyorsunuz adamın Ehl-i Sünnet'in temel kabulleriyle hiç bir irtibatı
yok. Edille-i Şer'iyye ve bahusus Sünnet-i Seniyye konusu, Sahabe
algısı, hadislerle sabit itikad meseleleri, varlık, bilgi ve kaynak
anlayışına taalluk eden meseleler... Bütün bunların birinde veya
tamamında Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle hiçbir ilgisi olmayan kimseler
bakıyorsunuz alabildiğine rahat bir şekilde "Ehl-i Sünnet" olarak
takdim ediliyor veya kendisini öyle takdim ediyor.
Bir süre önce, dinî konularda etkin ve yetkin olduğu düşünülen bir
isim, sahasıyla ilgili bir heyeti toptan Ehl-i Sünnet olarak takdim,
dolayısıyla tebrie etmişti. Oysa aralarında yukarıda kısaca çizdiğim
çerçevede Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle önemli farklılıklar arz eden
görüşlere sahip kimseler bulunduğunu biliyoruz...
Bir diğer örnek Yaşar Nuri Öztürk. Kendisine şu anki şöhretini sağlayan
ne varsa neredeyse hepsini Ehl-i Sünnet'e muhalefete borçlu olan
Öztürk'ün, son kitabı İmamı Azam Ebu Hanife'de (12) kendisini Ehl-i
Sünnet'e mensup göstermesine aslında şaşırdım desem yalan olur. Zira
bir yandan Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyip, diğer yandan adeta hayatını
Ehl-i Sünnet'le savaşmaya adamak tam da onun tarzına uygun davranış.
Konuyla ilgili daha başka örnekler verilebilir...
Temel birtakım kabullerde Ehl-i Sünnet ile ayrı istikametlerde
seyredenlerin bu tavrı netice itibariyle "Ehl-i Sünnet" kavramının
içinin boşalmasına, dolayısıyla işlevini kaybetmesine yol açıyor.
Bu gerçek, itikad noktasında bilinçlenmenin önemini bir kere daha
önümüze koyuyor. Bu nokta sadece birilerinin istismarına konu olmakla
kalmaz, böyle devam ederse bir süre sonra Sünnet'in yerini bid'atlar
alır ve insanlar Ehl-i Sünnet'e ittiba ediyorum diyerek ehl-i bid'atın
dümen suyuna girer. Böyle bir şeyin hesabını kim verebilir?
|