Ebubekir SİFİL
Kitaplara iman ettik. O’nun kitaplarına… İnsan elinin değmediği,
tertemiz, müberra kitaplara. Mukaddes elçilere vahyolunan münezzeh kelama iman
ettik. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı ayırt eden hidayet
rehberine, Kur’an’a iman ettik.
Enformasyon (haberleşme,
bilgilendirme) çağı denilen gönlü ve zihni kirlenmiş bu çağda arınmak
için ırmağımız odur bizim. Doğruyu yanlışı bilmek için kaynağımız o. Ona
imanımızı tazeleyelim, onu hak ettiği yere, gönlümüze koyalım. Yeniden.
“İnsanlar tek bir ümmet idi. Ayrılmaları üzerine, Allah, rahmetinin müjdecileri
ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak
ile kitap indirdi ki, insanlara aralarında ihtilâf ettikleri noktada hakem
olsun…” (Bakara, 213)
Mealini verdiğimiz bu ayet-i kerime, ilk bakışta her peygambere ayrı bir kitap
verildiğini akla getirse de, gerçek böyle değildir. Beydâvî, Ebu’s-Suud Efendi
gibi müfessirler bu ayeti tefsir ederken, gönderilen her peygambere ayrı bir
kitap verilmediğini, bilakis bazı peygamberlerin, daha önceki bir peygambere
gönderilmiş bulunan kitabın ahkâmıyla tebliğ ve amelde bulunduğunu
belirtmişlerdir. (Tefsîru’l-Beydâvî, (Konevî
haşiyesiyle birlikte), 2/80; Ebu’s-Suud Efendi, İrşâdu’l-Akli’s-Selîm, 1/214)
Hz. Adem a.s.’dan Efendimiz s.a.v.’e kadar gelmiş geçmiş
peygamberler içinde kendilerine kitap ve sahifeler verildiği bize bildirilen
birkaç peygamber vardır. Sırasıyla Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an-ı Kerim; Hz.
Musa, Hz. Davud, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Mustafa’ya (hepsine selam olsun)
indirilmiş kitaplardır. Sahifeler (çoğulu: suhuf) konusunda ise Efendimiz
s.a.v.’den nakledildiğine göre Hz. Adem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30 ve
Hz. İbrahim’e 10 olmak üzere toplam 100 sahife indirilmiştir.
Kur’an-ı Kerim hariç olmak üzere bu kitap ve sahifelerin tamamı
tarih içinde ya kısmen veya tamamen kaybolup gitmiştir. Özellikle Kur’an’dan
önceki kitaplar, yani Tevrat, Zebur ve İncil, yahudiler ve hıristiyanlar
tarafından çeşitli şekillerde tahrif edilmiş, aslından uzaklaştırılmıştır.
Tevrat ve tahrif
Günümüzde, üç büyük dinin (İslâm, Yahudilik ve
Hıristiyanlık) mensuplarının, aynı kaynaktan gelen kitapların vârisleri ve aynı
soya (Hz. İbrahim a.s.’a) dayanan peygamberlerin tabileri oldukları söylenerek,
bu dinler arasında ortak noktalar tesis etme girişimleri bulunduğu malum. Bu
çerçevede bu dinlerin kutsal kabul ettiği kitapların da “kutsal kitap” olarak
anıldığı
görülmektedir.
Oysa bu dinler arasında özellikle itikadî noktada uzlaştırılması
mümkün olmayan ihtilaflar mevcuttur. En başta yahudi ve hıristiyanların “kitap”
anlayışlarının bizimkinden farklı olduğuna özellikle dikkat edilmelidir.
Tevrat ve İncil’in tahrif edildiği ve bugün Tevrat ve İncil adıyla elde bulunan
kitapların Hz. Musa ve Hz. İsa’ya (ikisine de selam olsun) indirilen kitaplar
olmadığı herkesin malumudur. Bu söylediğimizin en açık delili, bugün eldeki
Tevrat’ta Hz. Musa a.s.’ın vefatı, nereye gömüldüğü gibi hususların yer alıyor
olmasıdır. (Tevrat/Tesniye, 6/34 vd.).
Ayrıca bugün elde bulunan iki ayrı Tevrat nüshası (“Yahudi Tevratı” ve “Samiri
Tevratı”) arasında 6 bin civarında farklılık bulunduğu gerçeği de bu
söylediğimizi doğrulayan bir başka husustur. (Bkz.
Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat)
Allah Tealâ’nın inzal buyurduğu Tevrat’ın içinde, –hâşâ, sümme
hâşâ– “şarap için kendi kızlarıyla zina eden bir peygamber” veya “Allah
Tealâ’nın yeryüzüne inip bir insanla/peygamberle güreşip yenilmesi” gibi
şeylere rastlamak elbette mümkün değildir. Ancak böyle insan aklını dumura
uğratan ve yer tutmaması için zikretmediğimiz buna benzer birçok tezvirat
eldeki Tevrat’ta mevcuttur.
İncil ve tahrif
İncil’e gelince, elimizde bu isimle mevcut
bulunan kitapların, Hz. İsa a.s. terk-i dünya ettikten sonra kaleme alınmış
kitaplar olduğu, herhangi bir delile ihtiyaç bırakmayacak kadar açık ve
müsellem (kabul edilen) bir husustur. “Matta İncili”, “Markos İncili”, “Luka
İncili” ve “Yuhanna İncili” tabirleri, bu kitaplardan her birinin, isimleri
kendilerine izafe edilen kimseler tarafından yazıldığını anlatmaktadır.
Öte yandan günümüzde hıristiyan dünyası tarafından resmen kabul
edilen 4 İncil nüshası arasındaki farklılıklar bir yana, 325 yılına kadar
hıristiyanların elinde 100’den fazla farklı İncil nüshasının mevcut olması,
İncil adıyla elde bulunan kitapların Hz. İsa a.s.’a indirilen İncil-i Şerif ile
alakasının bulunmadığını bariz bir şekilde göstermektedir.
Ayrıca kaynaklar Hz. İsa a.s.’ın Aramice konuştuğunu ortaya koyarken, eldeki en
eski İncil metinlerinin Yunanca olması da işin bir başka yönünü oluşturmaktadır.
Kitabını kendi
eliyle yazmak
“Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir
bedel karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır.’ diyenlere yazıklar
olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından
ötürü vay haline onların!” (Bakara, 79)
Bu ayet, Ehl-i Kitab’ın elinde bulunan ve “Kutsal Kitap” olarak anılan
kitapların, Allah Tealâ’nın inzal buyurduğu değil, bizzat onlar eliyle kaleme
alınmış kitaplar olduğunu açık bir şekilde haber vermektedir. Dolayısıyla
yukarıda ifade ettiğimiz gibi, bu kitapları “vahiy kaynaklı” olarak kabul etmek
anlamına gelen tavırlardan ve söylemlerden uzak durmak bizzat Kur’an’ın
emri olmaktadır.
Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulur: “Ehl-i kitaptan bir
grup, okuduklarını Kitap’tan sanasınız diye Kitab’ı okurken dillerini eğip
bükerler. Halbuki okudukları Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından
olmadığı halde, ‘Bu Allah katındandır’ derler. Onlar bile bile Allah’a iftira
ediyorlar.” (Mâide, 78)
Yahudi ve hıristiyanlara göre bu, son derece normal bir durumdur.
Zira onların din anlayışı, “kendilerine gönderilen doğrulara” değil, “kendi
doğrularına” inanmaya dayanmaktadır. Yahudilerin güya Hz. Musa a.s.’ın
getirdiği Tevrat’ı ve şeriatı savunmak adına Hz. Zekeriyya a.s.’ı şehit etmeleri,
oğlu Hz. Yahya a.s.’ı zindana atmaları ve Hz. İsa a.s.’ı öldürmeye teşebbüs
etmeleri hep bu tavrın ifadesidir. Yahudiler o muazzez peygamberleri, yalan ve
sapkınlıklarını ortaya koydukları için düşman bellemiş ve türlü eziyetlere
maruz bırakmışlardı.
Hıristiyanların durumu da bu açıdan çok farklı değildir. Onlar da
sözümona Hz. İsa a.s.’ın tebliğini ve İncil’i muhafaza adına, başta havariler
olmak üzere o aziz peygamberin yolundan giden muvahhid müminlere olmadık
işkenceler etmişlerdir. Kur’an’da Kehf suresinde geçen kıssa, Hz. İsa a.s.’ın
tebliğine samimi olarak iman etmiş bulunan “mağara arkadaşları”nın hıristiyan
Roma İmparatorluğu tarafından ne türlü eziyetlere maruz bırakıldığını haber
vermektedir.
Kitab-ı Mukaddes
konusunda doğru tavır
Bugün elimizde Kitab-ı Mukaddes ismiyle mevcut
bulunan külliyatın içinde, yahudiler ve hıristiyanlar tarafından “kutsal kitap”
olarak bilinen metinler yer almaktadır. Yahudi inancına göre Yehova (tanrı),
yahudilerle bir anlaşma (ahit) yapmış, onları “has kulları” olarak diğer
insanlardan ayrıcalıklı kılmış ve Tevrat’ı da bu çerçevede onlara indirmiştir.
Hıristiyanlar bu inancı kabul etmekle birlikte şöyle düşünürler: Tanrı
yahudilerle böyle bir anlaşma yapmıştır. Ama şimdi bu anlaşmanın süresi dolmuş,
onun yerini, hıristiyanlarla İncil üzerinden yapılan anlaşma (ahit) almıştır.
Bu sebeple hıristiyanlar, yahudilerin kutsal kabul ettiği kitaplara “Ahd-i
Atik” (Eski Anlaşma), kendi kitaplarına ise “Ahd-i Cedid” (Yeni Anlaşma)
derler. Her iki külliyatın bir arada basılmış haline “Kitab-ı Mukaddes” denir
ve içinde “Ahd-i Atik” adıyla yahudilere ait 39 kitap ve “Ahd-i Cedid” adıyla
hıristiyanlara ait 27 metin mevcuttur.
Bu külliyat
hakkında nasıl bir tavır takınmalıyız?
Hiç şüphesiz yahudi ve hıristiyanların oluşturduğu bu
metinlerin ne kadarının vahiy kalıntısı olduğunu kesin olarak tesbit etmek
mümkün değildir. Diğer metinler bir yana, bilhassa bu külliyat içinde “Tevrat”
ve “İncil” adıyla yer alan metinlerin hiçbir cümle ve pasajında vahiyden eser
ve kalıntı bulunmadığını söylemek isabetli olmaz. Eğer varsa bu tür cümle ve
pasajların ya bizzat kendilerine ya da bağlamlarına müdahale edildiği için,
herhangi birisi hakkında “Bu, kesin olarak Hz. Musa a.s.’a veya Hz. İsa a.s.’a
indirilmiş bir cümledir” demenin de imkanı yoktur.
Asr-ı Saadet’te de yahudiler, ellerindeki Tevrat adıyla mevcut
bulunan İbranice kitabı okuyup, Arapça’ya tercüme ve tefsir ediyorlardı.
Efendimiz s.a.v. bu durumdan haberdar olduğunda şöyle buyurdu:
“Ehl-i Kitab’ı ne tasdik edin, ne de yalanlayın. Ancak şöyle
deyin: Biz bize indirilene (Kur’an-ı Kerim’e) de size indirilene (gerçek Tevrat
ve İncil’e) de iman ettik. Bizim ve sizin (ve bütün insanlığın) ilâhı birdir.
Biz O’na teslim olduk.” (Buharî) Burada
Efendimiz s.a.v.’in Ehl-i Kitab’a vermemizi emir buyurduğu karşılık, Ankebut
suresinin 46. ayetidir.
Hz. Ömer r.a. bir gün Medine’deki yahudi bilginlerinden duyduğu ve
çok hoşuna giden Tevrat pasajlarını kendisine yazmalarını istemişti. Bir deri
parçası üzerine yazdırdığı bu satırları heyecanla Efendimiz s.a.v.’e getirdi.
Efendimiz s.a.v., deri parçası üzerinde yazanlara muttali olunca, birden
mübarek yüzünün rengi değişti. Hayatı boyunca nadir olarak sinirlenen Efendimiz
s.a.v. sinirlenmişti. Mübarek tükürüğüyle deri parçası üzerindeki yazıları
sildikten sonra şöyle buyurdu:
“Ey Ömer! Allah’a yemin ederim ki ben size apaçık bir Kitap
getirdim. Onlara (Ehl-i Kitab’a) bir şey sormayın. Olur ki size hakkı söylerler
de (kendilerine güvenmediğiniz için) yalanlarsınız veya size batıl bir söz
söylerler ve siz de (hak olabilir mülahazasıyla) tasdik edersiniz. Canımı
elinde bulundurana yemin olsun ki, eğer Musa şu anda hayatta olsaydı, bana tabi
olmaktan başka bir şey yapması helal olmazdı.” (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef,
5/312)
Belki de Hz. Ömer r.a.’ın hoşuna giden Tevrat pasajında neler bulunduğunu
bilmiyoruz. Muhtemelen Kur’an’ın mesajıyla örtüşen hususlar ihtiva eden
cümleler vardı. Zaten Hz. Ömer r.a.’ın, Kur’an’a aykırı düşen Tevrat
cümlelerine öyle bir ilgi göstermesi ihtimal dahilinde değildir.
Hal böyleyken Efendimiz s.a.v.’in tepki göstermesi ve ardından o
kendi peygamberliğinin evrenselliğini ifadeye koyan hakikati dile getirmesi,
meselenin hassasiyetini göstermesi bakımından son derece önemlidir.
(devamı var)
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








