39. MADDE:Manası: Zamanların değişmesiyle, hükümlerin de değiştiği inkar edilemez.(1)
Zamanların değişmesiyle değişen hükümler örf ve adete dayalı olanlardır. Zira zaman değişmekle insanların ihtiyaçları da değişir. Örf ve adet değişmekle onlarla alakalı hükümler de değişir, fakat şer’i delile dayanan hükümler böyle değildir, onlar asla değişmez.
Mesela: Kasten adam öldürenin cezsı kısastır. Bu şeriatın hükmüdür ki örf ve adete dayalı değildir, zaman değişmekle bu hüküm değişmez.
Zaman değişmekle değişen hükümler örf ve adete dayalı olanlardır; misal:
Evvelki alimlere göre birisi bir bina satın alsa, bazı
kısımlarını görmekle yetinilirdi. Sonra gelen alimlere göre ise, her bir
odasını mutlaka görmesi gerekir. Bu ihtilaf delile dayalı değildir, bilakis örf
ve adetin değişmesine dayalıdır, zira evvelki dönemde yapılan binaların her
tarafı eşit şekilde ve aynı tarzda olurdu. Bir odasını görmekle diğer odalarını
görmeye ihtiyaç kalmazdı. Amma sonraki dönemde binaların yapımı ve odalarının
farklılığı olunca, her bir odasının da görülmesi şart koşuldu. Bu meseleden
dolayı şer’i bir hükümde değişiklik lazım gelmedi belki adet ve örfte lazım
gelen birtakım hallerin değişikliği hasıl oldu.
İmamı A’zam’a (r.aleyh) göre şahitlerin tezkiyesi (adaletli olduklarını
araştırmak) gerekmezdi, zira o vakitte insanların salahı yaygındı.
İmameyn zamanında ise, ihtilaflar ve fesadın yayılması sebebiyle, şahitlerin
gizli ve aşikare tezkiyesini gerekli gördüler.
İnsanların örf ve adetleri bazan da batıl üzere olabilir, buna asla cevaz
verilemez. Mesela fasit şekilde olan alış verişler gibi ki bunlar şer’an caiz
olmaz.
(1)-Bu kaidenin arapça metni:
لاَ يُنْكَرُ تَغَيُّرُ اْلاَحْكَامِ بِتَغَيُّرِ
اْلاَزْمَانِ
40. MADDE:
اَلْحَقِيقَةُ تُتْرَكُ
بِدَلاَلَةِ الْعَادَةِ
Manası: Hakikat, âdetin delaletiyle terk olunur.
Bir kimse düğün yemeği satınalması için vekil tayin edilse, alışılmış olan
(etli pilav-ayran gibi) yemeği alabilir, yoksa herhangi bir yenilen şeyi almaya
izinli değildir.
Evvelki kaidelerde lafzın hakiki manası ve mecazi manası olduğunu beyan
etmiştik. Beyan alimleri, üçüncü olarak lafzın kinaye manası olduğunu beyan
etmişlerdi.
Usul alimlerine göre kinaye manası, ya hakiki ya da mecazi manada bulunur.
Hakîki mana, kişinin kendi malı olan elbisesini giymesi gibidir. Mecazi mana,
ödünç aldığı elbiseyi giymesi gibidir.
Lafzın hakiki manada kullanılmasında delil ve karineye(ipucuna) ihtiyaç yoktur.
Amma mecazda kullanmak için, hakiki manasına mani olan bir karinenin bulunması
şarttır.
Lafzın hakiki manada kullanımını men eden delil ve karine, birkaç nevidir.
Lafzın hakiki masının terk edilmiş olması (mehcur) da bu nevidendir. Bu kaidede
murad edilen bu kısımdır. Zira lafzın hakiki manası örfen ve adeten terk
olunmuş olunca ve kullanımı başka bir manada yaygın olunca, artık o manada
kullanılır olur. Bu durumda örf ve adet, lafzın hakiki manasında kullanımına
mani karine olur.
Usul alimleri bu nevi için üç vecih beyan ettiler:
Evvelki vecih: Hakikat manasının kullanılmaması, mecaz
manasının kullanılması. Veya âdet veya şeriat cihetinden kullanımı terk
olunmuştur. Burada mecaz üzere kullanımı, üç sebebten birini bildirir:
1. Sebeb: Hakikat manasını kasd etmenin özürlenmesi.
Özürlenmesi, o şeye ulaşmak ancak meşakkatle hasıl olur demektir.
Misali: Bir kişi yeminle “Şu ağaçtan yemeyeceğim” dese, bu sözün hakiki manası
-ağacın odun olan gövdesinden- yememektir. Burada hakiki manayı kast etmek
özürlendiği için, mecaza gidilir ve ağacın –varsa- meyvesi kasdedilir. Eğer o
kişi ağacın gövdesinden –odun kısmından- yese, yemini bozulmaz. Zira bu mana
terk olunmuştur.
2. ve 3. sebebler: Lafzın hakiki manasının, âdet veya
şeriat bakımından terk edilmiş olmasıdır. Mesela kişinin hizmetçisine
“Misafirlerin ayakkabılarını döndür” sözüdür. Bununla, ayakkabıları düzelt ve
bir sıraya diz manası kasdedilir, yoksa onların alt-üst çevir manası değildir.
“Kandilleri yak” sözü ile kandillerin içindeki fitili tutuştur manasıdır,
yoksa kandileri ateşe atıp yakmak değildir.
Âdet bakımından terk edilene (mehcur) misal: “Filancının evine ayak
basmayacağım” sözü, o kişinin evine girmemek manasındadır, yoksa ayağını içeriye
sokmamak manasında değil.
Şer’an mehcur olanın misali: “Filancıyı husumete vekil tayin ettim” sözüdür.
Hakikaten husumetin manası, sürtüşmek, tartışmak, vuruşmak manalarıdır.
Allahu teâlâ buyurdu: “Çekişmeyin.” Bu durumda hakiki şer’i manası terk edilir,
bu vekaletle, kendi adına cevab vermesi, kendi yerine davayı yürütmesi
kasdedilir.
İkinci vecih: Hakikatın kullanılması, mecazın
kullanılmaması veya hakikat ve mecazın kullanılmasının eşit şekilde olması veya
hakikatın kullanımının daha fazla olmasıdır. Bu hallerde mecaz kullanılmaz,
hakikat daha evladır.
Üçüncü vecih: Mecazın kullanımı ekser olur ve hakikatten
daha tercih edilir olur. Burda İmamı A’zam hakikatı evlâ gördü, imameyn ise
mecazı uygun gördü.
Misal: Birisi yeminle “Şu buğdaydan yemeyeceğim veya şu nehirden içmeyeceğim”
dese, İmamı A’zam ‘a göre o buğdayın unundan yapılan ekmeği yese veya ununu
yese yemini bozulmaz; o nehrin bardak ve kap içinde olan suyunu içse yemini
bozulmaz. Ancak nehirden avuçlayarak veya eğilerek içerse, buğday tanesini
bizzat yerse yemini bozulur.
İmameyne göre buğdayın kendisini veya ununu veya ekmeğini yemekle ve sudan
avuçla veya bardakla içmekle (her türlüsüyle) yemin bozulur. Fetva verilirken,
beldelerdeki kullanıma bakmak gerekli olduğu, alimler tarafından söylenmiştir.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








