Allah'ın Mekândan
Münezzehllği
Sonra, Arş'ın, O'nun
mekân olması manasında, O'nun Arş üzerinde olmasının olmayacağına, Kur'ân'daki
şu hususlar da delâlet etmektedir:
1)Cenâb-ı
Hakk'ın, "Muhakkak ki Allah, ganî, (müstağni) olandır" (Hac,
64) sidir. Bu, Allah'ın mutlak anlamda, "müstağni" olmasını
gerektirir. Halbuki, bir mekânda olan herşey bekası ve hayatiyetini devam
ettirme hususunda bir mekâna -muhtaçtır. Çünkü aklın bedaheti, mekân olmazsa, o
mekânda yer alan şeyin bakî kalamayacağına hükmetmektedir: O halde bu demektir
ki, bir mekânda yer işgal eden r, o mekân bulunmadığında bulunmaz. Başkası bulunmadığında
bulunmayan her ise, devam etme hususunda o şeye muhtaç demektir. O halde
Cenâb-ı Hakk'ın, kıldığını (istikrar) söylemek, devam etme hususunda, O'nun
muhtaç olmasını Tir. Halbuki, Allah'ın her şeyden müstağnî oluşu, başka
nasslarla beraber, az âneki nass ile de sabittir.
2)
Cenâbn Hak, "O'nun zâtı hariç, her şey yok olucudur" (Kasas,
88) buyurmuştur. Arş da yok olacaktır. Her mekân da böyledir. Binâenaleyh, O
bak? olduğu Mde, O'nun dışında hiçbir şey bakî değildir. Bu zamanda O, herhangi
bir mekânda olmamış olur. Binâenaleyh O'nun, bir mekânda olmayışı, O'nun
hakkında caiz olan bir husustur. O'nun hakkında caiz olan bu sıfat ise O'nun
İçin vacib olabilir. Binâenaleyh O'nun, bir mekânda olmaması gerekir.
3)
Cenâb-ı Hak, "O, sizinle beraberdir" (Hadid, 4) buyurmuştur.
Bu ayetle şu şekilde istidlal edebiliriz: lafzı, mekân hakkında
kullanıldığında, o şeyin, bizzat o mekânın üzerinde olduğu anlaşılır. Bu tıpkı,
bizim meselâ, "Falanca, dam, satıh üzerindedir..." şeklindeki sözümüz
gibidir. Ama, £• lafzı, iki mümkin varlık hakkında kullanıldığında, bundan,
onlann bizzat birbirleriyle beraber oldukları anlaşılır. Bu da meselâ bizim,
"Zeyd, Amr'la beraberdir" dememiz gibidir. Bu kelime kullanıldığında, eğer Allah'ın bir mekânda
olduğu kabul edilecek olsa, biz de onunla beraber aynı mekânda olmuş oluruz. O
halde, Allah Teâlâ'nın, "Muhakkak ki Allah, bizimle beraberdir"
(Tevt*. 40) ve "O, sizinle beraberdir" <Hadw, 4) beyanlarının, bir
birliktelik ve mukârenet anlamında olması gerekir. Halbuki durum hiç de böyle
değildir. Buna göre şayet, kelimesi, o O'
na meylettiği için;
Allah, ilmi ve yardımı ile, kuluyla birlikte olduğu için kullanılmıştır.
Nitekim, "Falanca hükümdar falanca hükümdarla beraberdir" denilir.
Yani, "Yardım ve desteği İle onun yanındadır" denilir..."
denilirse biz deriz ki: Alâ edatı, onun hükmü başkası üzerinde olduğu için
kullanılır. Nitekim bir kimse "Falanca falanca üzerinde, yani, falancanın
hükmü falancanın üzerinde olmasaydı, o falanca, helake düşer de, helakle
yüzyüze getirdi" der. Yine, bakmak ve gözetmek anlamında, "Falanca
falancanın emlâk ve arazisi üzerinde olmasaydı, o araziden hiçbir şey elde
edemez ve onun hasılatından, bir şey elde edemezdi" denilir. O halde niçin
biz, tabiri hakkında, tıpkı, "O, ilmiyle bizimle beraberdir" dediğimiz
gibi, "O, hükmüyle Arş'a istiva etti, onu istilâ etti" diyemeyelim?
4)
Cenâb-ı Hak, "Gözler O'nu idrâk edemez, O ise, gözleri idrâk eder"
(En'am, 103) buyurmuştur. Binâenaleyh, Allah bir mekânda olmuş olsaydı, o
zaman o mekân O'nu, muhakkak ki kuşatırdı. Bu durumda da O, ya görülürdü, ya da
görülmezdi. İkincisi, ittifakla imkânsızdır. Çünkü, "O, mekândadır, ama
görülmez" şeklindeki bir hüküm, ittifakla bâtıldır. Eğer görülürse, o
zaman O, kendisini kuşatan o mekânda görülür ve gözler de O'nu idrak eder. Ama
bir mekânda olmazsa, İster görülsün ister görülmesin, gözlerin O'nu idrak
etmesi gerekmez. Görülmezse, bu durum açıktır. Ama görülürse, göz, O'nu
kuşatamaz ve O'nu idrak edemez. Biz, "Göz O'nu kuşatamaz" dedik;
çünkü, gözün kendisini kuşattığı her şeyin, içinde bulunduğu bir mekânı vardır.
Halbuki biz, mekânın olmayışını varsayabiliyoruz. Binâenaleyh insan, Kur'ân'ı
iyice düşündüğünde, onun, Allah'ın bir mekânda olmadığını belirten tabirlerle
dolu olduğunu görür. Üstelik bu sözü söyleyenin kendisine tutunmuş olduğu delil
de, Cenâb-ı Hakk'ın, bir mekânda olması anlamında, Arş üzerinde olmadığına
delâlet etmektedir. Bu böyledir, zira sümme kelimesi,
"terahî-sonrahk" ifade eder. Binâenaleyh, şayet o, mekânda olmak
anlamında, Arş üzerinde olmuş olsaydı, "O zaman O onun üzerine, daha Önce
onun üzerinde olmamışken istiva etmiş, bulunmuş olurdu. Binâenaleyh bu demektir
ki, O, bundan önce, ya bir mekândaydı, ya da değildi. Eğer bir mekânda idiyse,
o zaman şu iki imkânsız şey zuhur eder:
a)
Mekânın ezelî olması... Ama bu sözü söyleyen, felsefecilere karşı olduğunu
iddia ediyor, fakat göklerden bir semânın, (yani Arş'ın) kadîm olduğunu
söyleyerek, böylece kendisi felsefeci oluyor...
b)
Allah'ın hareket ve intikâl edebilmesi... Halbuki bu da ya Allah'ın hadis olması
neticesine götürür, veyahut da, maddelerin hadis oluşuna dair delilleri İptal
eder. Eğer, bir mekân olmaz ve O, bir mekânda bulunmazsa, o zaman akıl, O'nun
mekansız varlığını muhal kabul eder. Şayet bu caiz olmuş olsaydı, o zaman,
cismin ezelî olması halinde, o cismin ezelde ya sakin olduğu, veyahut da
hareketli olduğu söylenemezdi. Çünkü, hareketsizlik ve hareket, bir mekânda
bulunmanın fer'i, yani onlardan sonra gelen bir husustur. Böyle olunca da, ya
Allah'ın hadis olduğunun söylenilmesi veya âlemin hadis olduğunun söylen
ilmemesi gerekir. Çünkü bu kimse, O'nun, mekândan önce olmayacağını kabul
ederse, o zaman onun, Allah'ın hadis olduğunu söylemesi gerekir. Yok, eğer
kabul etmezse, o zaman ezelde cismin bir mekânda bulunmayıp, daha sonra bir
mekânda var olması, bulunması söz konusu edilebilir ki, bu durumda onun,
filemin hadis oluşu hususundaki delili tam olmaz, böylece de onun, âlemin hadis
olduğunu söylememesi gerekir. Sonra bu kimse, "Sen, Allah'ı, yok olan bir
şeye benzetiyorsun. Çünkü yok olan, bir mekânda değildir" diyor, halbuki,
O'nu bir •nekâna muhtaç kıldığı için kendisinin O'nu madûm (yok olan) bir
varlık haline getirdiğini bilmiyor. Çünkü, muhtaç olduğu şeyin bulunmamasına
nazaran, her muhtaç da yoktur.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








