Araf suresi ayet: 54 -tefsiri kebir-
Arş Üzerine
İstiva Meselesi
Hak Teâlâ'nın,
"sonra arş üzerinde hükümran oldu" buyruğuna gelince; bil ki, bundan
"O'nun arş üzerine karar kılmış olmasının murad edilmiş olması mümkün
değildir. Bunun böyle olmasının mümkün olmadığına, hem aklî hem de naklî
açıklamalar delalet etmektedir.
Allah'ın Mekândan Münezzeh
Oluşunun Aklî Delilleri
Akli açıklamalara
gelince; bunlar pek çoktur:
1) Şayet Allah arş üzerine karar
kılmış olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hak, arş'ın hemen yanı başındaki taraf itibariyle
sonlu (mahdut) olmuş olurdu. Aksi halde, arş'ın, O'nun zatına dahil olmuş
olması gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Akıl, sonlu olan her şeyin bulunduğu o
durumdan, zerre miktarı daha fazla veya daha az olmasının imkânsız olmayacağına
hükmetmektedir. Bunun böyle olduğu zaruri olarak bilinmektedir. Binaenaleyh
Hak Teâlâ, tarafların bir kısmı itibariyle sonlu ve sınırlı olmuş olsaydı,
O'nun zatı, fazlalığı ve noksanlığı kabul etmiş olurdu. Böyle olan her şeyin,
muayyen bir miktara tahsis edilmesi, bir tahsis edenin tahsis etmesi ve bir
takdir edenin takdir etmesiyle olur. Böyle olan her şey ise, muhdestir.
Binaenaleyh, Allahu Teâlâ'nın arş üzerinde karar kılmış olması halinde, O'nun
arş'a bitişik cihetten sonlu olması gerekeceği sabit olmuş olur. Eğer bu böyle
olsaydı, o zaman da Allah "muhdes" (sonradan meydana gelme) olurdu
ki, bu imkânsızdır. Öyleyse O'nun arş üzerinde olmasının imkânsız olması
gerekir.
2) Cenâb-ı Allah, şayet bir mekân ve
cihette olmuş olsaydı, o zaman O, ya bütün cihetler itibariyle sonsuz, ya bütün
cihetler itibariyle sonlu veyahut da bazı cihetler itibariyle sonlu, bazı
cihetler itibariyle de sonsuz olurdu. Halbuki bütün bunlar bâtıldır. O halde
O'nun bir mekân ve bir cihette olduğuna hükmetmek, kesin olarak bâtıl ve
yanlıştır.
Birinci kısmın
olamıyacağı, şu şekilde izah edilir: (Bu durumda), o zaman Cenâb-ı Hakk'ın
zatının, bütün süflî ve ulvî cisimlere karışmış olması ve pis ve necis şeylere
bulaşmış olması gerekirdi. Halbuki Cenâb-ı Allah bu tür şeylerden münezzehtir.
Yine böyle olması halinde, hem gökler O'nun zatına girmiş, hulul etmiş olurdu,
hem de yer O'nun zatına hulul etmiş olurdu.
Bunun böyle olduğu sabit
olunca biz deriz ki: Göklerin mahalli olan şey, ya yerin mahalli olan şeyin
aynısı olur veya ondan başkası olur. Şayet birincisi olursa, o zaman göklerin
ve yerin, bulundukları yerin araları kesinlikle ayırdedilmeksizin, tek bir
mahalle girmiş olan iki şey olmuş olması gerekirdi. Halbuki tek bir yere giren
iki şeyden birisi diğerinden ayrılmaz. Bu durumda da, zatı bakımından göklerin,
yerlerden ayrılamayacağının söylenmesi gerekirdi ki, bu bâtıldır.
Eğer ikincisi olsaydı, o
zaman Cenâb-ı Hakk'ın zatının parçalardan ve cüzlerden meydana gelmiş olması
gerekirdi ki, bu da imkânsızdır.
Üçüncü bir ihtimal de
şudur: Allah Teâlâ'nın zatı, bütün mekân ve cihetlerde bulunduğunda, bu durumda
işte şöyle denebilir: Üstte olan şey, altta olan şeyin aynısıdır. Bu durumda
da, aynı zat, aynı anda, pekçok yerde bulunmuş olur. Bunun böyle olduğu
düşünülebiliyorsa tek bir cismin aynı anda pekçok yerde bulunabileceği niçin
düşünülemesin? Halbuki bu da, aklın bedahetiyle imkânsızdır. Yok eğer,
"Üstte olan şey altta olan şeyden başkadır" denilirse, bu durumda da,
Allah'ın zatı hakkında, biraraya gelme (terkîb) ile parçalanmanın düşünülmesi
söz konusu olur ki, bu da imkânsızdır.
İkinci kısma gelince ki
bu, Allah Teâlâ'nın bütün cihetler itibariyle sonlu olduğunun söylenmesidir.
Biz deriz ki: Böyle olan her şey, aklın bedahetiyle, artmayı ve eksilmeyi kabul
eder. Böyle olan her şeye ise, belirli bir miktarın tahsis edilmesi, bir tahsis
edenin tahsis etmesinden dolayı olur. Böyle olan her şey ise, "muhdes"tir.
Yine, bütün yönler
itibariyle sınırlı olan bir şeyin, şayet kadîm, ezelî ve âlemi var eden olması
caiz olursa, o zaman, "Âlemin yaratıcısının, güneş, yahut ay, yahut bir
başka yıldız... olduğunun söylenilmesi niçin düşünülemesin?" Böyle bir şey
ise, ittifakla bâtıldır.
Cenâb-ı Hakk'ın, bazı
yönler itibariyle sonlu, bazı yönler itibariyle de sonsuz olduğunun söylenmesi
şeklindeki üçüncü kısma gelince; bu da birkaç yönden bâtıldır.
a)Allah'ın sonlu olduğunun
söylenebileceği taraf, O'nun sınırsız, sonsuz olduğunun söylenebileceği
taraftan başkadır. Aksi halde, iki zıddın aynı anda bulunması söz konusu olur
ki, bu imkânsızdır. Farklılık bulunduğunda, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın birtakım
kısımlardan, parçalardan meydana gelmiş olması gerekir.
b)Aklın, Cenâb-ı Hakk'ın sonlu ve
sınırlı olduğuna hükmedebildiği taraf, Cenâb-ı Allah'ın sonsuz ve sınırsız
olduğuna hükmettiği tarafa ya denk olur veya böyle olmaz. Birinci ihtimal
bâtıldır. Çünkü mahiyetleri itibariyle birbirine denk olan şeylerden biri
hakkında doğru olan her şey, diğerleri hakkında da doğru olur. Durum böyle
olunca, sınırsız ve sonsuz olduğu tarafın, sınırlı ve sonlu olması; sınırlı
olan tarafın da, sınırsız ve sonsuz olması gerekir. Durum her ne zaman böyle
olursa, Allah'ın zatı hakkında, yükselme, artma, eksilme, zayıflama, bölünüp
parçalanma düşünülebilir. Böyle olan herşey ise muhdestir. Bu ise kadîm olan
ilah hakkında düşünülemez. Böylece Allah Teâlâ'nın, şayet bir mekân ve yönde
olsaydı, o zaman O'nun ya bütün yönlerden sonsuz; ya bütün yönlerden sonlu;
veyahut da bazı yönlerden sonlu, bazı yönlerden sonsuz olması gerekirdi.
Binaenaleyh bu üç ihtimalin de bâtıl olduğu (geçen izahlarla) sabit olmuştur.
Bu sebeple, Allah Teâlâ'nın herhangi bir mekânda (yerde) ve yönde bulunduğuna
hükmetmemizin imkânsız olduğunu söylememiz gerekir.
3) Eğer Cenâb-ı Allah, bir mekân ve
bir yönde olsaydı, o zaman falan cihette olduğu söylenilen o şey, ya kendisine
işaret edilebilecek bir varlıktır veya böyle değildir. Her iki ihtimal de
bâtıldır. Öyleyse, Cenâb-ı Allah'ın, bir mekân ve yönde olduğunu söylersek,
bâtıl (asılsız) olur.
Birinci İhtimalin
olamayacağını, şöyle izah edebiliriz: Eğer herhangi bir yer veya yönde olduğu
söylenen şey, mevcut ve işaret edilebilen bir varlık olursa, bu durumda o cihet
ve yerin bir eni ve boyu olmuş olur. O mekân ve yönde bulunanın bir eninin,
boyunun bulunması gerekir. Aksi halde onun orada bulunması imkânsız olur. Bu
durumda da bu iki en ile iki boyun birbirine girmiş olması gerekir ki bu, bu
husustaki meşhur pek çok delilden ötürü imkânsızdır.
Yine Cenâb-ı Hakk'ın
kadîm ve ezelî oluşundan, (O'nun bulunduğu) o cihet ve mekânın da ezeli olması
gerekir. Bu durumda da, Allah'tan başka ezelde mevcut olanın, kendi kendine bir
mevcut olması gerekir. Halbuki bu, akıllıların ekserisinin icmâı ile bâtıldır.
İkinci İhtimalin olamayacağını da, şu iki bakımdan
izah edebiliriz:
a) Yokluk, sırf yokluktur. Böyle olan
herşeyin başkası için bir zarf (mekân) ve bir yön olması imkânsızdır.
b)Bir yönde bulunan herşeyin yönü,
duyularla başka şeylerin yönünden ayırdedilir. Eğer o yön, sırf yokluk olsaydı,
o zaman o yokluğa, duyularla işaret etmek gerekirdi ki, bu bâtıldır. Şu halde
Allah Teâlâ'nın bir mekân ve yönde bulunması halinde, bunun bâtıl olan bu iki
ihtimalden birine götüreceği sabit olmuş olur. Bu sebeple de, bunun bâtıl
olduğuna hükmetmek gerekir.
İmdi eğer, "cisim,
bir mekân ve yönde bulunur" şeklindeki sözünüz sebebi ile bu delil sizin
aleyhinize de variddir" denilir ise, biz deriz ki, "Biz, bu
açıklamamızla, cisim için cismin zatının kendisine gireceği ve içine hulul
edeceği şekilde, kesin olarak ne bir mekân, ne de bir yön olması gerektiğini
söylemiyoruz. Bilakis mekân, kuşatılan cismin, dış yüzeyine temas edip, onu
içine alan diğer bir cismin iç yüzeyinden ibarettir. Bu mana ise, Allah Teâlâ
hakkında ittifakla imkânsızdır. Binaenaleyh bu soru kendiliğinden düşer.
4) Eğer, Cenâb-ı Allah'ın varlığı
ancak bir mekân ve yöne tahsis edilmiş olarak bulunsaydı, Allah'ın zatı, o
mekân ve cihetin mevcut olmasına ve zatının varlığı da böylece başkasına muhtaç
olmuş olurdu. Çünkü böyle olan her şey, "zatı gereği mümkin" bir
varlık olmuş olur. Bundan, Allah Teâlâ'nın zatı ancak bir cihet ve mekânda
bulunması halinde, zatı gereği mümkin bir varlık olması gerektiği sonucu çıkar.
Bu imkânsız olduğuna göre, Allah Teâlâ'nın bir mekanda bulunması gerektiğini
söylemek de imkânsız olur.
"Allah Teâlâ'nın
zatının ancak bir mekân ve cihetde bulunmasının imkânsız olması"
şeklindeki birinci makamın izahına gelince, bu hususta şöyle deriz: Şüphe yok
ki mekân ve cihet (yön), Allah Teâlâ'nın zatından ayrı bir şeydir. Aksi halde
Cenâb-ı Hakk'ın zatı, gerçekleşme ve var olma konusunda, kendisinden başka bir
şeye muhtaç olmuş olur. Var olması, kendisinden başkasına muhtaç olan her şey
ise, "zatı gereği mümkin" bir varlıktır. Bunun delili şudur; Zatı
gereği vacib (vacib li-zâtihî) varlık odur ki, başkasının yokluğundan dolayı
onun da yokluğu gerekmez. Başkasına muhtaç olan varlık odur ki, başkasının
yokluğundan dolayı onun da yok olması gerekir. Binaenaleyh şayet, zatı gereği
vacib olan varlık, başkasına muhtaç olmuş olsaydı, onun hakkında iki zıd
durumun söz konusu olması gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Böylece sabit olmuştur
ki, eğer Cenâb-ı Hakk'ın bir mekânda bulunması gerekseydi, o zaman O, zatı
gereği vacib değil mümkin bir varlık olurdu. Bu ise imkânsızdır.
Bu hüccetin izahındaki
ikinci makam da şudur: "Mümkin" varlık, mekân ve cihete muhtaçtır.
Boşluğu kabul eden kimseye göre ise, şüphe yok ki mekân ve cihet, bir mekân
tutmaksızın bulunur. Boşluğun olmadığını söyleyen kimseye göre ise, durum böyle
değildir. Çünkü, her nekadar o kimse, mutlaka bir yönde bulunan, mekân tutmuş
(mütemekkin) bir varlığın bulunması gerektiğine inanıyorsa da, ancak o yönde
belli bir mütemekkin (mekân tutmuş) varlığın olması gerektiğini söylemiyor.
Bilakis ona göre, hangi şey olursa olsun, bu mekânı tek başına doldurabilir.
Bu sabit olunca, anlarız ki, eğer Cenâb-ı Hakk'ın zatı belli bir mekân ve yönde
bulunsaydı, bu takdirde O'nun zatı bu mekâna muhtaç olmuş olur; bu mekân, var
olması hususunda Allah'tan müstağni olmuş olurdu. O zaman da, "Mekân zatı
gereği vacibtir. Başka varlıklara ihtiyacı yoktur" ve "Allah'ın zatı,
zatında muhtaç olup, başka bir varlık (sayesinde) vacibtir" denilmesi
gerekir. Bu ise, bizim, "Allah Teâlâ zatı gereği vacibu'l-vücuddur"
şeklindeki sözümüzü zedeler.
İmdi, eğer "mekân
ve cihet, mevcut varlıklar değillerdir ki, Allah Teâlâ'nın zatının onlara
muhtaç olduğu söylenebilsin" denilir ise, deriz ki: Bu, kesin olarak
asılsızdır. Çünkü "Allah Teâlâ'nın zatının üst cihette olduğu
söylenmiştir" denilmesi takdirinde, muhakkak ki biz duyularımız itibarı
ile, bu ciheti diğerlerinden ayırdediyoruz. O halde, duyularımızla kendisini
ayırdedebildiğimiz bir şey hakkında, "O mahza yokluk ve sırf
olumsuzluktur" denilmesi nasıl doğru olabilir? Eğer bu caiz olursa, aynı
şey duyu organlarıyla hissedilen herşey hakkında da caiz olur. Bu ise, duyu
organlarıyla hissedilen, farkedilen herşeyin varlığından şüphe etmeyi gerektirir.
Bunu ise hiçbir akıllı söylememektedir.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








