Şianın sapık kuran anlayışı...
ŞİA’NIN KURAN ANLAYIŞI
(Blogcu.com sitesinden alıntıdır)
Ehli
Sünnet’in bütün diğer zümreler gibi, Şia ile ihtilaf ettiği en önemli
mesele Kuran hususundadır. Ehli Sünnet’e göre Kuran, Allah tarafından
Peygamberimiz Hz. Muhammed’e sav. nazil olan, bütün insanlığa
gönderilen son kitaptır; asla bozulmamış ve değişmemiştir; kıyamete
kadarda bozulmayacak ve değişmeyecektir. Kuran, Hz. İbrahim ve Hz.
Musa’nın sahifelerinin, Zebur’un, İncil’in ve önceki diğer semavi
kitapların aksine, her türlü tağyirden, tahriften, noksanlıktan ve
ziyadelikten uzak, Yüce Allah tarafından muhafaza edildiği ve korunduğu
için, iki kapak arasında, Mushaflara yazılı olduğu şekliyle günümüze
kadar gelmiştir. Daha önceki semavi kitaplar, Resullerin vefatından
sonra ziyade ve noksandan kurtulamamıştır. Halbuki Kuranı Kerim
hakkında Yüce Allah şöyle buyuruyor: <
Kuranı Kerim’in Allah tarafından korunduğuna ve muhafaza edildiğine inanmamak, Kuran’ı inkar etmek ve Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu Şeriatı kabul etmemek demektir. Zira böyle bir anlayış, Kuran’ın bütün ayetlerinde tebdil ve tahrifin mevcut olabileceği ihtimalini doğurur. Böyle ihtimaller baş gösterince de, inanç esasları batıl olur. Halbuki iman, ancak yakinle gerçekleşir; asla zanlar ve ihtimallere yer dayanmaz.
Şiiler, genellikle, Müslümanların ellerinde bulunan ve Allah tarafından muhafaza edilmiş olan Kuran’ın sahih olduğuna inanmazlar. Onlar, bu anlayışla, bütün Müslüman fıkralara ve İslam mezheplerine ters düşerler. Kuran’da ve Sünnet’de yer alan bütün sahih nassları inkar ederler; akıl ve müşadenin doğru kabul ettiği hususlara karşı çıkarlar; hakka karşı büyüklenerek, gerçek olanı terk ederler.
İşte sunilerle Şiiler arasında ki esas ihtilaf, Kuran’a bakış açısından kaynaklanmaktadır. İnsan, ancak Kuran’ın Allah’ın emri üzerine Hz. Peygamber’in Müslümanlara tebliğ ettiği ilahi kelam olduğuna inandığı zaman Müslüman olur. Bunun içindir ki, Kuran-ı Kerim’i inkar etmek, Resulullah’ı inkar etmek demektir.
Eş-Seyyid Muhibbuddin el-Hatib el-Hututul Arida isimli risalesindeki şu sözü ne kadar doğrudur: “Onlar, dinin esasını teşkil eden Kurana gerçek manada inanmadıkları halde, yakınlaşma ve birlik davasında olurlar”.
Şiilerin,
Kuranla ilgili inançlarını aksettiren delillerden bazıları şunlardır:
Şiilerin Buhari ayarındaki gördükleri büyük muhaddisleri el-Kuleyni,
el-Kafi adlı eserinde, Hişam b. Salim’den, Ebu ABdillah’ın şu sözünü
nakleder: <
Bilindiği üzere Kuranı Kerim’in ayetleri, 6000 aeyetin biraz üzerindedir. Şii müfessir Ebu Ali et-Tabersi, Dehr suresinin bir ayetinin tefsirinde “Kuran ayetlerinin toplamı 6236’dır” der.
Bu
rivayetler, Şia’ın üç ayrı Kuran’ın varlığını kabul ettiğini
göstermektedir. Nitekim el-Kafi’de Ebu Basir’den nakledilen şu
rivayet, buna delil teşkil eder: <
Şii akidenin dayandığı bu hataları, batıl şeyleri ve hurafeleri bir yana atsak bile, bu rivayet, Şia’nın bütün Müslümanalrın doğruluğunu kesinlikle kabul ettikleri mevcut mushaftan dörtte üçünün hazfedildiğine inandığını ortaya koymaktadır. Kuran’da tahrif olduğunu idda eden bir kimseye, takıyye adına, yani Müslümanları kandırmak için, görünüşte karşı çıkan Şia, Sefirler vasıtasıyla Sahibul Emir’le yani Mehdi el-Mezum’la görüştüğünü söyleyen el-Kuleyni’nin, sefirler aracılığı ile Gaybeti Suğra döneminde bulunan Sahibul Emr’e sunduğu ve onun rızasına nail olduğu el-Kafi adlı kitabında yer alan bu iki rivayet hakkında da demektedir?
Acaba bu hususta, Şiiler ne derler, insaf sahibi kimseler ne derler?
……………………………………………
Şia’nın
Kuran’a bakışını ortaya koyan rivayetler, bir veya iki değildir.
Onların, Müslümanların ellerinde bulunan Kuran’ın tebdil ve tağyirden
korunmamış olduğuna inandıklarını bildiren pek çok rivayet ve hadisleri
vardır. Onlara göre, bu Kuran’ın bazı kısımları uydurulmuş, bazı
kısımları da tarif edilmiştir. Besairud Derecat sahibinin Ebu
Cafer’den naklettiği şu rivayet, bu hususu daha da açıklığa kavuşturur:
<
Bu
hususta, başka şeyler söylenebilir mi? Evet, bu konua söylenmiş, bundan
daha aşırı sözler de vardır! Mesela Kuleyni Kafi’sinde şunları rivayet
eder: <
Bunun bir benzeri de, Kuleyni’nin Ebu Basir’den naklettiği şu rivayettir: <
Şii alim Seyh Saduk İbnu Babaveyh el-Kummi, Kitabında şu rivayet izikreder: “Muhammed b. Ömer el-Hafız el-Bağdadi, Abdullah b. Beşir’den, o el-Ecleh’ten, o Ebu Zubeyr’den, o da Cabir’den, Cabir’in Resulullah’ın şöyle dediğini işittiğini nakleder: Kıyamet gününde şu üç şey şikayetçi olarak gelir: Mushaf, Mescid (Kabe) ve benim yakınlarım. Mushaf şöyle der: Ey Rabbim, beni Yırttılar ve Yaktılar”
Şia’nın seçkin müfessirlerinden olan meşhur eş-Seyh Muhsin el-Kaşi, Ebu Cafer’in “Allah’ın Kitabın’da, bir fazlalık ve noksanlık olmasaydı, bize verilen hakkımız gizlenmezdi; Kaimimiz (el-Mehdi) ortaya çıktığı zaman, Kuran onu doğrulardı” dediğini nakleder.
Kuran’ı Kim Tahrif Etti ve Bozdu?
Tabersi’nin bütün Şiilerin itimad ettiği “el-İhticac” adlı kitabında, Şia’nın Kuranı Kerim hakkında akidesini ortaya koyan ve Allah’ın onlardan ve onların da Allah’tan razı olduğu Muhacir ve Ensar’dan sahabenin ulularına karşı içlerinde besledikleri kine delalet eden şu rivayet, yukarıda zikrettiklerimizin hepsinden daha sarihtir. Şii muhaddis şöyle der: Ebu Zer’den gelen bir rivayete göre, Resulullah sav. vefat ettiğinde, Hz. Ali Kuran’ı topladı ve onu Ensar ve Muhacirlerine getirdi. Resulullah’ın kendisine vasiyet ettiği üzere onu, ashaba arz etti. Hz. Ebu Bekir onu açınca, açtığı ilk sahifede ashabı kötüleyen ayetlerle karşılaştı. Bunun üzerine Hz.Ömer ayağa kalktı ve ey Ali, bunu al, götür, bizim ona ihtiyacımız yok, dedi. Bunun üzerine Ali, topladığı Kuran’ı aldı ve oradan uzaklaştı. Sonra kura olan Zeyd b. Sabit oraya geldi. Hz. Ömer ona, Ali bize içersinde Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ayetlerin bulunduğu bir Kuran getirdi. Biz, bir Kuran telif etmeyi ve onda Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ne varsa çıkarmayı düşünüyoruz, dedi. Bu teklifi kabul eden Zeyd, eğer ben istediğiniz şekilde Kuran’ı yazıp bitirirsem, Ali de kendi telif ettiği Kuran’ı ortaya çıkarsa, yaptığımız her şey boşa gitmiş olmaz mı? Dedi. Ömer, buna çare nedir? diye sordu. Zeyd, siz bunun çaresini benden daha iyi bilirsiniz dedi. Ömer, onu öldürmek ve ondan kurtulmaktan başka çare yoktur dedi ve Halid b. El-Velid’e, onu öldürmesini emretti; fakat Halid buna muktedir olamadı. Ömer halife olunca, onlar, kendilerinde bulunanla değiştirmek için Ali’den elindeki Kuran’ı getirmesini istediler. Ömer, ey Ebul Hasan, Ebu Bekir’e getirdiğin Kuran’ı getirirsen, onun üzerinde ittifak edebiliriz dedi. Ali de, maalesef bu mümkün değil, ben onu Ebu Bekir’e, aleyhinize delil olması, kıyamet gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu” (Araf 7/172) veya onu bize getirmedin, dememeniz için getirdim; benim yanımda bulunan Kuran’a ancak temiz olan kimseler ve soyumdan gelecek olan vasiler el sürebilir, dedi. Bunun üzerine Ömer, onun açığa çıkarılması için belli bir zaman varmıdır? dedi. Ali de, evet, evladımdan, Kaim olan kişi ortaya çıktığında, onu açıklar ve insanları ona yöneltir, dedi.
İnsaf sahipleri, adiller, hakkı ve doğruluğu savunanlar nerede? Eğer Hz. Ömer Şia’nın zannettiği gibiyse, Resulullah’ın sav. ashabından, emin, sadık olan, Kuran ve Sünneti koruyan kim olabilir? Suni ülkelerde, Suni-Şii yaklaşmasına çağıran Şii davetçiler bu hususta ne derler?
Ümmetin birlik ve beraberliği yolunda nutuk atanlar buna ne derler? Resulullah’ın risaletini tebliğde emin kişiler olan, davetine yayan, davasını yücelten, Allah yolunda cihad eden ve bu gaye ile çalışan Resulullah’ın yakın ashabını ve Hz.Ömer’i hesaba katmadan birlik ve beraberlik olur mu?
Ehli Sünnet içersinde, Şia’nın Müslümanların uluları ve seçkin ve önderleri ile Raşid halifeler Ebu Bekir, Ömer ve Osman ra. ve onlara uyanlarla kıyamete kadar onların yolunda olanlar hakkında düşündüğü gibi, Hz.Ali ve evladları hakkında düşünen bir kimse var mıdır? Aksi takdirde, “Ey Müslümanlar, çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider” (Enfal, 8/46) ayetinin işaret ettiği mana ne olur?
Şiilik ve Ehli Sünnet arasındaki yakılaşma daveti bu mudur? Halbuki biz, size hürmet ediyoruz, siz bizi hafife alıyorsunuz. Bize size saygı gösteriyoruz, siz bizi kötülüyorsunuz. Biz size bir şey söylemiyoruz, siz bize sövüyorsunuz; geçmişlerinizi sayıyoruz, siz bizimkilere hakaret ediyorsunuz. Büyüklerinize saygılı davranıyoruz, siz ise bizim büyüklerimizi ayıplıyorsunuz. Ali ve evladı hakkında söz söylemekten kaçınıyoruz, siz ise Ebu Bekir, Ömer, Osman ve onların çocuklarına dil uzatıyorsunuz. Allah’a yemin ederim ki, bu haksızlıktır!...
Tabersi’nin <
Kemalud
Din Meysem el-Bahrani, Şerhu Nechul Belaga adlı eserinde, Şia’nın Hz.
Osman’ı kötülemelerini zikreder. Onlardan biri şöyledir: <
Seyyid Nimetullah el-Hüseyni <
Şii Muhaddis Muhammed el-Kuleyni’nin Cabir el-Cufi’den naklettiği meşhur hadis zikrettiğimiz bu rivayeti teyid etmektedir: <
Mushaf Kimdedir?
Allah’ın
Hz. Muhammed’e sav. indirdiği, Ali b. Ebi Talib’in de topladığı ve
muhafaza ettiği bu Mushaf nerede? Kuleyni’nin Salim b. Seleme’den
rivayet ettiği şu hadis, bu soruya cevap verir: <
Bu
sebeple Şiiler, dönüşünü bekledikleri 12. imamın, yanında bu Mushaf
olduğu halde Serdab’a girdiğine, burada yaşadığına, bu vehmedilen
Serdab’dan çıktığında mushafı da beraberinde çıkaracağına itikad
ederler. Nitekim Şiilerin önde gelenlerinden Ebu Mansur Ahmed b. Ebi
Talib et-Tabersi el-İhticac ala Ahlil Lucac adlı kitabının
mukaddimesinde bu konuda serdedilen malum rivayetlerden bahseder: <
Tabersi,
söz konusu kitabına şunu nakleder: “Dönüşü beklenen 12. imam ortaya
çıktığında, yanında Resulullah’ın silahı ve kılıcı Zülfikar bulunur.
Aynı şekilde onun yanında, içinde kıyamete kadar bütün taraftarlarının
isimlerinin yazılı bulunduğu sahife vardır. Yine uzunluğu 70 karıl olan
Ademoğullarının ihtiyaç duyduğu her şeyi ihtiva eden bir <
Aynı şekilde el-Kuleyni, el-Kafi şu rivayeti zikreder: “Ashabımızdan bir çok kimse Sehl b. Ziyad’dan, o Muhammed b. Süleyman’dan, o da bazı arkadaşlarından Ebul Hasan’ın şöyle söylediğini nakleder: Ebul Hasan’a canım sana feda olsun, Kuran’dan öyle ayetler işitiyoruz ki, bunlar bizim yanımızdaki Kuran’dan farklıdır; onların sizden bize ulaştığı şekilde güzel de, okuyamıyoruz; bu durumda biz günah mı işliyoruz, diye sordum. O, öğrendiğimiz şekilde onları okumayın; size onu okunmasını öğretecek olan, gelecektir, dedi.”
Şii muhaddis Seyyid Nimetullah el-Hüseyni el-Cezairi de, buna benzer rivayetler zikreder. O, Safi adıyla bilinen tefsirin yazarı Şii alim Muhsin el-Kaşi’nin talebesidir. El-Cezairi 1678 senesinin ramazan ayında yazmasını tamamladığı “el-Envarun Mumaniyye fi BeyaniMarifeti Neşetil İnsaniye” isimli kitabında söz konusu rivayeti nakleder. Kitabın mukaddimesinde, bu konudan şu şekilde söz eder: “Bu hususta sadece temiz ve masum imamlardan aldığımız ve nakil kitaplarından bize göre doğru kabul ettiklerimizi zikretmeyi gerekli gördük; zira tarih kitaplarının çoğu, pek çok kimsenin Yahudi tarihlerinden yaptıkları nakillerden ibarettir. Bu sebeple onlarda bulunan haberlerin çoğu fesat çıkarıcı yalanlar ve uydurulmuş hikayelerdir”
Şii muhaddis el-Cezairi, kitabında şöyle der: “Bize ulaşan haberlere göre imamalr, taraftarlarına, efendimiz Sahibuz Zaman zuhur edinceye kadar, mevcud Kuran’ı namazlarda ve diğer yerlerde okumayı ve onun hükümleriyle amel etmeyi emrettiler. Sahibuz Zaman zuhur ettiğinde, insanların elinde bulunan Kuran semaya kaldırılacak ve Müminlerin Emiri’nin telif ettiği Kuran ortaya çıkacaktır. O okuyacak ve onun emirleriyle amel edilecektir”
Buraya kadar zikrettiğimiz görüşler, önemli sayılmayacak birkaç kişi dışında, önceki Şiilerin tamamının hemen hemen üzerinde ittifak ettikleri Şii akideleridir. Bazı kimseler, daha sonra zikredeceğimiz sebepler yüzünden, bu görüşlere karşı çıkmışlardır.
Onların inkarı bir delil ve burhana dayanmaz; çünkü onlar, Şiiler arasında yaygın olan bu hadisleri ve haberleri red etmeye muktedir değillerdir. Nitekim Şii alim Hüseyin b. Muhammed Takiyyun Nuri et-Tabersi, “Faslıl Hitab fi İsbati Tahrifi Kitabı Rabbil Erbab” adındaki meşhur kitabında, Seyyid Nimetullah el-Cezairi’den naklen şu rivayette bulunur: “Bu konuya (Kuran’da tahrif bulunduğuna) delalet eden haberler, binin üzerindedir; el-Mufid, el-Muhakkık ed-Damad, Allame el-Meclisi ve benzeri bir topluluk, bu hadislerin yaygın olduğunu kabul etmişledir.”
O, el-Cezairi’den şunu da nakleder: “taraftarlarımız, Kuran’da tahrif olduğuna açıkça delalet eden yaygın, hatta mütevahir haberleri doğruluğunda ittifak ederler”
Tanınmış Şii müfessir Muhsin el-Kaşi de konuyla ilgili olarak şöyle der: “Ehli Beyt yoluyla gelen bu ve benzeri rivayetlerin tamamından, ortaya şu netice çıkmaktadır: Elimizde bulunan Kuran bütünüyle, Hz. Muhammed’e indirilen Kuran değildir; Allah’ın indirdiğinden başkadır. Onun bazı kısımları değiştirilmiş ve bozulmuştur. Bir çok husus da ondan çıkarılmıştır. Aynı şekilde o, Allah ve Resulünün razı olduğu tertip üzerine değildir.”
En-Necaşi’nin “hadiste sika, sıbt, mutemed ve sahihul mezheb” olarak tavsif ettiği ve tefsiri hakkında “gerçekten sadıkların tefsiri” denilen, şii müfessirlerin en önde gelenlerinden olan Ali b. İbrahim el-Kummi, tefsirinin mukaddimesinde şöyle der: “Elde bulunan Kuran’da nasih ve mensuh, muhkem ve müteşabih ayetler olduğu gibi… Allah’ın indirdiğinden başka olanlar da vardır.”
El-Kummi’nin tefsirini yorumlayan Şii alim, şii ulemanın Kuran’da tahrif meselesi ile ilgili görüşlerini zikrederek şöyle der: “İsmini zikrettiklerimizden başka, önceki ve sonraki ulemanın ve muhaddislerin sözlerinden anlaşılan, Kuran’da noksanlık olduğu hususudur. El-Kuleyni, el-Bekri, el-Iyaşi, en-Numani, Furat b. İbrahim, Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi, el-Meclisi, es-Seyyid el-Cezairi, Allame el-Futuni, es-Seyyid el-Bahrani, bu görüşte olan Şii bilginlerdir. Onlar, görüşlerini ayetlere ve apaçık rivayetlerle ispatlama yoluna giderler”
Şia’nın Kuran’da Tahrif Olduğuna İnandığına Dair Misaller:
Şiilerin
kendilerince güvenilir kabul edilen kitaplarında, Kuran’ın muharref ve
mugayyer olduğuna inandıklarını ispat ettikten sonra, şimdi de
okuyucuya ve araştırıcıya, hadis, tefsir fıkıh ve akaid sahasında
yazılmış muteber Şii kitaplarından, Kuranda tahrif ve değişme olduğuna
teşkil eden misalleri serdedelim.Bu konudaki rivayetlerde, aynı şekilde
Şiilerin masum saydıkları imamlarından gelmektedir. Her şiinin, bu
imamlara uyması ve itaat etmesi farzdır. Onlardan gelen rivayetler de,
asla cerh ve tadile tabi tutulmaz. Mesela Şii bilgin Ali b. İbrahim
el-Kummi, Ayetul Kursi’nin tefsirinde, babasın Hüseyin b. Halid’den
naklettiği şu rivayeti zikreder: “Ebul Hasan Musa er-Rıza, Ayetul
Kursi’yi şu şekilde okudu: Elif-Lam-Mim. Allahu la ilaha illa hu
ek-Hayyul Kayyum, La te huzuru sinetun ve la nevm. Leh uma fissemavati
ve ma fil ard ve ma beynehuma ve ma tahres sera alimul gayb ve ve’ş
şehadeh er-
Rahman er-Rahim”
Şia’nın Ayetul Kursi’nin bir kısmı olduğuna inandığı “ve ma beynehuma ve ma tahres sera alimul gayb ve ve’ş şehadeh er-Rahman er-Rahim ifadeleri bu sürede mevcut değildir.
“Le
hu muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihi yahfazunehu min
emrillah” (Ardında ve önünde insanoğlu takibedenler vardır; Allah’ın
emriyle onu gözetirler)
ayetini zikreden el-Kummi, şöyle der: “Bu ayet Ebu Abdillah’ın yanında
okunduğu zaman, o, bunu okuyan şahsa, Sen Arab değimlisin, <
Şia’nın altıncı imamı olan Ebu Abdillah Cafer burada, Rad suresinin 11. ayetin, “Le hu muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihi yahfazunehu min emrillah” şeklinde okuyan bir kimseye hakaret etmekte ve buradaki “min emrillah” lafzını “bi-emrillah” şeklinde değiştirmektedir. Üstelik bu ayeti Kuran’da yazılı olduğu şekliyle okuyan bir kimseye “sen arab değil misin?” demektedir. Eğer bu, bir şeye delalet ediyorsa, el-Kummi’nin rivayetine göre, Ebu Abdillah Cafer’in Arab lügatını bilmediğini delalet eder.
Bunun da manası, onun, Arabların “el-muakkıb” kelimesini, “birisinin arkasından gelen” ve tekrar tekrar gelen” kimse olarak iki anlamda kullanıldıklarını bilmediğinden dolayı, Arab olmadığıdır. Burada el-muakkıb kelimesi ikinci anlamda kullanılmıştır; nitekim şair Lebid’in şu beyiti de bunu doğrular:
“O, kızarak gecenin karanlığında hareket etti; Hakkı gasbedilen muakkıb, gitti geldi hakkını istedi” yani tekrar tekrar, döndü durdu. Selame b. Cendel şöyle der:
“İlk gazveye iştirak edemeyince, diğer gazverelere katıldı”, yani daha sonraki gazveleri kaçırmadı
Aynı şekilde o, “min emrillah” lafzındaki “min” harfi cerrinin de manasını bilmiyor. Burada “min emrillah”, “bi emrillah” manasında kullanışmıştır; çünkü “min” iki manada kullanılır: Bunlardan birisi de, “ba” manasıdır. “Min” in bu anlamda kullanıldığına dair Arab dilinde pek çok örnek vardır.
El-Kummi, “vecalna lil-müttakine imama” (Bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder yap) ayetiyle ilgili olarak şöyle der: “Bu ayet, bu şekilde Ebu Abdillah’ın yanında okundu. O, onlar, yüce Allah’tan kendilerine imamlar yapması gibi büyük bir şey istiyorlar, dedi. Ona, bu nasıl olur, Ey Allah Resulü’nün oğlu denilince de, “Allah bu ayeti ‘vecal lena minel-müttakine imama’ (Bizim için müttakilerden önder yap) şeklinde nazil etti, cevabını verdi.
El-Kaşi, es-Safi adlı tefsirinde bu rivayeti zikrettikten sonra “ve fil cevamı ma yekrabu minhu” ibaresini ekler, Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi, el-İhticac’ındai El-Kaşi de, Es-Safi adlı tefsirinde, Tabersiden naklen aşağıdaki rivayeti zikreder: “Bir zındık Hz. Ali’ye gelerek bir takım sorular sordu. Hz. Ali bazı ayetleri tefsir ederek cevabında şöyle dedi: Onlar, Kuran’da halifenin kim olduğunu gizlemek için, Allah’ın söylemediği şeyleri var gösterdiler; akla uygun olmadığı ve çirkin olduğu aşikar olan şeyleri ona ilave ettiler. Senin en açık görebileceğin akla uygun olmayan husus Allahın şu ayetlerindedir : “Ve in hıftum ella tuksitu fil yetama fenhiku ma ta be lekum minen nisai…” (eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlara…evlenin) (Nisa: 4/3). Bu husus, daha önce münafıkların, Kuran’dan bazı şeyler çıkardıklarından bahsedilirken geçmişti. Buradaki “fil yetama” ibaresi ile “fenkihu” yani kadınların nikahlanması meselesinde yer alan, Kuran’ın üçte birinden daha fazla olan hıtab ve kısalar çıkarılmıştır.
Kuleyni, el-Kafi’sinde, Ebu Basirden, Ebu Abdillah’ın “men yutı’ıllahe ve resulehu fakad faze fevzen azima” (kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur) (Ahzab 71) ayetinin “men yutı’ıllahe ve resulehu fi velayeti Aliyyin vel-eimmeti badehu fakad faze fevzen azima” (Kim, Ali’nin ve ondan sonraki imamların velayeti hakkında, Allah’a ve Resulüne itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.) şeklinde nazil olduğunu söylediğini nakleder.
El-Kaşi, tefsirinde, “Ya eyyühennebiyyu cahidil küffara vel münafıkıne” (Ey peygamber! İnkarcılarla iki yüzlülerle savaş) (Tevbe 73) ayetinin, Ehli Beyt’in, kıratında “Ya eyyühennebiyyu cahidil küffara bil-minafıkın” şeklinde olduğunu söyler”
Bütün bu rivayetlerin en garibi Abdullah b. Sinan’ın, Ebu Abdillah^tan naklettiği şu rivayettir: Ebu Abdillah <
El-Kummi, <
Bu gibi daha bir çok misal olmakla beraber biz bunları zikretmeyi yeterli gördük. Görüldüğü gibi Şiiler hiç şüphe edilmeyecek şekilde Kuranın tahrif olduğuna inanmaktadırlar. Bu şekilde inanmalarının sebebi ise birden çok olmakla birlikte en önemli nedeni Şianın İmameti usulü dinden saymasına rağmen Kuranda bunla ilgili en ufak bir delilin bile olmamasıdır. Bu konuyu inşallah ayrı bir makale de ele alacağız…
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








