|
Türkiye
ile İsrail arasındaki ilişkinin bugünkü niteliğini sadece Başbakan
Tayip Erdoğan'ın Davos'taki çıkışına karşı pozisyon belirleyerek
anlamanın mümkün olmadığı artık ortada. İki ülke arasındaki gerilimin
Erdoğan'ın Şimon Peres'e söylediği sözlerle sınırlı olmadığı, AK
Parti'nin İsrail'e bakışıyla tanımlanamayacağı da. Kabul etmek zor
gelebilir, bu yazılanlar belli bir perspektife hapsedilerek
anlamsızlaştırılabilir ama önümüzdeki gerçek şu: Türkiye'nin ve
İsrail'in bölgesel çıkarları artık örtüşmüyor. Bundan sonraki süreçte
de örtüşmeyecek.
İki ülke arasındaki ayrışma giderek büyüyecek, ilişkilerdeki açı
genişleyecek. Bunun İsrail karşıtlığı ile, her eleştiri yapanın
karşısına dikilen anti-semitizm kavramıyla alakası yok. Bu sadece
Gazze'deki İsrail kıyımıyla da sınırlı bir durum değil. Türkiye,
1995'ten bu yana İsrail'e verdiği desteği artık devam ettirmeyecek.
İlişkiler bundan sonra çok daha dengeli bir hal alacak. İki ülkenin
Ortadoğu'yu dönüştürmek için giriştikleri büyük macerada yolları
Davos'dan çok önce ayrılmıştı zaten.
Arap kuşatmasını Türkiye ile kırmak İsrail'in bölgesel stratejisinin en
önemli aşamasıdır. Bunu büyük oranda başardı da. Çünkü Türkiye,
yıllardır İsrail'e karşı yükselen öfkeyi kontrol etti, etkisizleştirdi.
Ama artık İsrail'i sırtında taşımak istemiyor. Taşıma lüksü de yok.
Çünkü Osmanlı'dan sonra ilk kez bölgeyi kendi gözleriyle görmeye
başladı. İlk kez kendini merkeze alan bir gelecek projesi yürütüyor.
Türk-İsrail ekseninin en büyük projesi Irak, İran ve Suriye'nin tecrid
edilmesi, etkisizleştirilmesiydi. Bu en önemli olayda belirgin bir
şekilde iki ülke çok farklı düşünüyor şimdi. Türkiye, İsrail'in en
önemli düşmanlarını dost görüyor, İran ve Suriye ile Tel Aviv'in
hazmedemeyeceği kadar yakın.
Bu yüzden İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı Avi Mizrahi'nin, hem de
birçok ülkenin katıldığı bir askeri toplantıda, Erdoğan ve Türkiye'ye
karşı ağır ifadeler kullanması, Kıbrıs'ı, Kürt sorununu, Ermeni
tezlerini Türkiye'ye karşı kurşun gibi kullanması, ilişkilerdeki
ayrışmanın gerçek boyutunu ortaya serdi. Bu yüzden hem Dışişleri
Bakanlığı hem de Genelkurmay Başkanlığı söz konusu açıklamaya sert
cevap verdi. İsrail'e nota verildi. Bir zamanlar "stratejik eksen"
kuran iki ülkenin geldiği nokta burası.
Mizrahi, İsrail devletinin bilinçaltında olanları açığa çıkardı: "Biz
Filistinlileri katlettiysek siz de Ermenileri katlettiniz", "biz
Filistin'de işgalciysek siz de Kıbrıs'ta işgalcisiniz", "biz
Filistin'de savaş suçu işlediysek siz de Güneydoğu'da işlediniz" demek
istedi. Açıklama, Türkiye'nin en hassas sıkıntılarının İsrail
tarafından algılanış biçimini, ilişkilerin kötüleşmesi halinde nasıl
Türkiye'ye karşı koz olarak kullanılacağının işaretlerini verdi. İsrail
ordusundaki, devletindeki Türkiye algısını deşifre eden bir açımlamaydı
bu. Dolayısıyla, İsrail Genelkurmay Sözcülüğü'nün "bizi bağlamıyor"
ifadesi gerçeğin üstünü örtmekten çok uzak.
İki ülke ilk kez bu kadar birbirine sertleşti. Siyasilerin
değerlendirmeleri dönem dönem farklılaştı. Bülent Ecevit Cenin
katliamını "soykırım" olarak niteledi. Başbakan Erdoğan Şeyh Ahmed
Yasin'in katledilmesini "devlet terörü" olarak niteledi. Ama ilk kez
askerden askere böylesine sertliğe tanık oluyoruz. Bu çok önemli. Bu,
gerçekten bir kırılma yaşandığına işaret ediyor. Neden?
Çünkü Türk-İsrail ilişkileri askeri karakterlidir. Siyasilerin nüfuz
edemediği bir alandır. Neredeyse bilinmeyen bir el tarafından
yönetilir. 23 Şubat 1996'da Çevik Bir'in imza koyduğu Askeri Eğitim
İşbirliği Anlaşması'nda, 28 Ağustos 1996'da imzalanan Savunma Sanayi
İşbirliği Anlaşması'nda, 14 Mart 1996'da imzalanan Serbest Ticaret
Anlaşması'nda sivillerin rolü yoktur. Diğer gizli anlaşmalarda,
istihbarat anlaşmalarında, operasyon ortaklıklarında sivillerin rolü
yoktur. Bu anlaşmaların yoğun olarak 1996'da yapılmasına ve 28 Şubat
müdahalesindeki İsrail rolüne özellikle dikkat çekmek istiyorum.
Konya'da İsrail uçaklarının uçmasından İran ve Suriye sınırlarında
İsrail gözlem evleri kurulmasına kadar bilmediğimiz derin ortaklıklarda
sivillerin belirleyici rolü yoktur.
Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması Meclis'ten ve Türk halkından
gizlenmiştir. Meclis'e onaylatılmış ama tartıştırılmamıştır.
Milyarlarca dolarlık askeri anlaşmalar ihalesiz, bilinmeyen bir el
tarafından İsrail'e verilmiştir. 170 adet tankın modernizasyonu, hiç
tecrübesi olmamasına rağmen tepeden bir emirle İsrail'e verilmiştir.
Tankların tamamı 2003'te teslim edilecekti, 2009'da hâlâ teslim
edilmedi. Proje 290 milyon dolardan 687.5 milyon dolara yükseltilmiş,
bir tankın bakım maliyeti 4.5 milyon dolara çıkmıştır. Oysa bir
Leopar-2 tankı Almanya'dan 1 milyon dolara alınmıştır. Bu tanklar artık
işe yaramayacaktır. Gazze saldırılarının hemen öncesinde Aselsan ve
Elbit Systems üzerinden 141 milyon dolarlık bir anlaşma yapılmıştır.
Böylesine bağımlılık ilişkisi söz konusudur iki ülke arasında. Siz,
vergi verenlerin milyarlarca doları birileri tarafından İsrail'e
aktarılmış, vaat edilen teknoloji transferleri yapılmamıştır.
|