.

.

Mezhepsizlere

E-posta Yazdır PDF

HAYRETTİN KARAMANIN YANLIŞ BİR FETVASI DAHA - HAYIZLI KADININ TAVAF YAPMASI

KENDİSİNE SORULAN SORU VE AŞAĞIDA BİZİM AÇIKLAMAMIZ:

 

Hacta hayızlanan kadının farz tavafı nasıl yapacağı???

Bu girişten sonra İbn Kayyim, âdet gören kadının tavâfı konusunda -özetle- şunları söylemektedir:
Peygamberimiz (s.a.), Hz. Âişe'ye hitaben, "Kâbe'yi tavaf etmeksizin hac ibadeti yapanın bütün yaptıkların yap" buyurarak âdetli kadının, temizleninceye kadar Kâbe'yi tavaf etmesini yasaklamıştır. Bu yasağı bazı kimseler, orada kalma ve bu yasağa uyma imkânına bakmaksızın genel zannetmişler, nassın (yasaklayan hadisin) lafzından anlaşılan (dış) anlamını esas almışlar, hayızın tavâfa engel olmasını, namaza engel olması gibi görmüşler, böyle değerlendirmişlerdir. Bunlara karşı iki gurup müctehid vardır:


Hanefîler ve Hanbelîlere göre tavaf için temiz (olmak) namazın şartı gibi bir şart değildir; kurban kesilerek telafi edilebilecek bir ödevdir (vâcib). Bunlara göre hayızlı kadın böylece tavaf yapar ve bir büyükbaş hayvan kurban ederek eksiği giderir.

Karamanın cevabının son kısmı

8. Diğer ibadetlerde nasıl, yerine getirilmesi imkansız veya zor olan şartlar ve kısımlar düşüyor, muaf hale geliyor, geri kalan (mümkün olan) yapılıyorsa, hacda da -bu durumda- temizlenme şartı kalkar ve kadın hayızlı olarak tavafını yapar, kasten bir eksiklik veya aykırı davranış bulunmadığı için kurban kesmesi de gerekmez. Dinin genel kuralları bizi bu sonuca ulaştırmaktadır.


"Bu çözüme göre hem hayızlının mescide girmesine hem de temizlenmeden tavaf yapmasına imkan veriliyor; halbuki bunlar Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır" şeklindeki itirazın cevabı şudur:

Hayızlı kadın, güvenlik vb. zorunlu durumlarda veya orada kalmadan girip öteye geçme niyetiyle mescide girebilir. Burada da tavaf zarureti için mescide girer. Tavaf için temizlenmenin şart olması konusunda -başta açıklandığı gibi- ihtilaf vardır. "Hayızlı olarak tavaf eder ve bir kurban keser" diyenlere göre temizlenme, tavafın sıhhat şart olmuyor. Burada temizlik kasten terkedilmiyor, bir mazeretten dolay terk ediliyor. Bekleme imkanı olmadığı için de Peygamberimizin (s.a.) yasağına aykırı hareket edilmiş olmuyor. Bu çözümde şeriatın dışına çıkılmıyor; şeriatın -normal şartlara ait olan- bir kuralı, diğer kurallar ile birlikte değerlendirilerek sınırlandırılıyor, mesele bundan ibarettir.

Bizim mütalaamız:

Önce Hanefi Mezhebinde hayızlının farz tavafının hükmü:

Hac esnasında kadın hayızlanırsa, farz tavafını mescide girmesi men olunduğundan yapamaz, bundan men edilir. Ancak kendisi tavaf ederse caiz olur ve büyük hayvan kurban kesmekle emredilir.

Eğer bayram günleri bitene kadar bekler de tavafını yapamazsa, üzerinden düşer. Zira vakti geçmiş oluyor ve kendisi de hastadır.

H.Karaman ve benzeri yeni müctehid taslakları mescide girmesinde zaruret vardır, diyorlar....

O halde mescide girme meselesindeki zarureti anlayalım:

Yani hayati bir önem arzetmesi veya kullanılacak suyun mescid içinde olması veya geçilecek yolun mescid içinden geçmesi v.s Bu durumda teyemmüm ederek mescide ihtiyacı için veya korunmak için girer, denilmiştir. (İhtiyar: 1/16) Bu ihtiyaçlarda tavaf zikredilmemiştir, zira tavaf ihtiyaç değil ibadettir, onun şartları vardır, şartlar oluşmazsa üzerinden düşer, zorlamaya gerek yok.

ibadet ile ihtiyacın arasını ayırmak lazımdır. İbadet Allah için olur, ihtiyaç kulun bedeni ve malı ve ailesi ile alakalı olur. Kul muhtaç olduğundan ihtiyacını gözetiriz, Allahu teala son derece gani/zengin olduğundan isterse kuldan vazifeyi düşürür.. Hayızlının namaz kılamamasında olduğu gibi.

Bu husustaki delil mü'minlerin annesi Safiyye r.anha validemizin rivayetidir.

إيقاظ الأفهام شرح عمدة الأحكام - (4 / 96 )

الحائض تفعل جميع المناسك ما عدا الطواف ، وقد اتفق الفقهاء على أن المرأة الحائض تؤدي جميع المناسك وهي حائض إلا الطواف .

ومما يدل على ذلك :

قوله - صلى الله عليه وسلم - : لما حاضت أم المؤمنين صفية : ( عقرى حلقى ، أحابستنا هي ؟ )

ففهم من قوله - صلى الله عليه وسلم - : أحابستنا ، أنها لو لم تطف طواف الإفاضة أنها ستحبس النبي - صلى الله عليه وسلم - .

أن الحائض لا يجوز لها المكث في المسجد وهذا مذهب جمهور العلماء .

Umdetul Ahkam Şerhi 4/96

Hayızlı kadın tavaf hariç bütün hac menasik fiillerini yapar. Ulema hayızlı kadının tavaf hariç diğer bütün hac fiillerini yapacağında ittifak etmişlerdir.

Buna delalet eden rivayet, Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin, hayızlanan Safiyye validemize -r. anha- hitaben "-Akra halka- (Vay başıma gelen..v.s. manada) Bu tabirle kendisine kızdığını ve niçin böyle yaptığını söylemek istemiştir.

Daha sonra, Safiyye r.anhanın farz tavafını bayram günü yaptığı söylenince, "O zaman yola çıksın" buyurmuştu.

Bu rivayettten anlaşılan farz tavaf yapılmadıkça kafilesinde olanları da hapseder, kafilenin gitmesine bile mani olur. Bu rivayetle de hayızlı kadının tavaftan men edildiği anlaşılmıştır.

Ayrıca Aişe r.anha validemize de hayızlandığında, kendisine hitaben Nebi s.a.v "Hacıların bütün fiillerini yap, beyti tavaf hariç." demiştir.

Hayızlanan kadın şayet o halde iken farz tavafı yaparsa caiz olur, ancak büyük cinayet işlediği için büyük baş hayvan ceza kesmesi lazımdır.

Bu açıklamalarla anlaşılan şu ki, hayızlı kadınlara o hallerinde tavaf yapmaları emredilmez belki tavaftan men edilirler. Şayet yaparlarsa büyük bir hayvan kesmekle yaptıkları ceza telafi edilir. Şimdiki zaman kolaylaştırıcı müçtehidlerine sorarsanız hemen fetva verirler, ilerisini gerisini iyi düşünmezler. Yani, bir müslümana şu günahı işle, sonra şu cezayı verirsin demek islam alimine, takva ve Allah korkusu taşıyanlara yakışmaz.

Bunların haline fıkıhta -müftiyi macin- derler, yani kadının kocasından boşanması için kadına küfür kelimesini öğretiyor. Böylece kadın dinden çıkacak ve nikah bozulacak... Bu gibi müftiler fetva işinden men edilirdi.. Şimdiki bu yarım akıllıları kim men edecek????

Salı, 22 Mart 2011 13:07 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

KIRBAŞOĞLU NUN ZIRVALARINDAN.......

KIRBAŞIN ZIRVALARINDAN.......

Star da yaptığı röportajdan bazı kısımları:

 

Medine’de piyano olsa onu çalarlardı

• Ne tür müzik dinliyorsunuz?


Bob Marley’i çok seviyorum. Şarkılarında son derece insani mesajlar veren, çok özel bir müzisyen. Fairuz’u, Loreena McKennit’i beğenerek dinliyorum. Etnik müzik albümlerinden oluşan bir koleksiyonum var. Müzik bize bir başka dünyadan haber verir. Bu da bizdeki öbür dünya algısını besler. Bergson’un da dediği gibi, sanat dinin kardeşidir.


• Müzik haram diyenler var.


Müziğin ya da kadın sesinin haram olduğuna dair kesin bir buyruk yok. Tef ve ney haricindeki enstrümanların sakıncalı olduğu da zayıf bir iddiadır. Medine’de Peygamberimizi müzikle karşıladılar. O bölgede tef olduğu için tef çalınıyordu. Piyano olsa, piyano çalınırdı. Geleneksel ulemanın müziğe mesafeli durması, müziğin genellikle içki meclislerinde çalınıp söylenmesiyle ilgilidir. Cat Stevens’ın mesela müziğe ara vermiş olmasına çok hayıflanıyordum. Şimdi yavaş yavaş dönüyor. Bugünün popüler müziğiyle ilgili temel sıkıntı, sözlerin çok zayıf ve banal olmasıdır

 

NOT:

Müzik -çalgı -gına- hakkında sitemizde yazdığımız açıklamaları bu adamların gözüne sokmak lazım, hem yalan söylüyor hem dini tahrif ederek iftira atıyor, bunların din adına dini yıktıklarını anlamayana ne diyelim....

şu linklerde açıklamalarımız vardır.

http://www.alikarahoca.net/di%C4%9Fer-meseleler/551-m-aleti-mayrenmek-zaman-israfd-1.html

http://www.alikarahoca.net/di%C4%9Fer-meseleler/555-m-aleti-mayrenmek-zaman-israfd-2.html

http://www.alikarahoca.net/di%C4%9Fer-meseleler/556-m-aleti-mayrenmek-zaman-israfd-3.html


Salı, 17 Ağustos 2010 15:20 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

AKILCI ENTELLERDEN BİRİ ... KIRBAŞOĞLU

Ramazan’da caz dinlenir mi? Yaz günü oruç tutmanın sevabı daha mı fazla? Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu cevapladı.

Murat Menteş'in röportajı

CAZ MAKBUL BİR MÜZİKTİR

• Bu sene İstanbul’da Ramazanda Caz organizasyonu yapılıyor. Ramazan ve caz müziği bağdaşır mı?


Pekala bağdaşır. Ramazanın bir ibadet, kulluk boyutu var, bir de eğlence boyutu var. Karagöz, meddah, ortaoyunu gibi. Din zaten inanç, medeniyet ve kültürün toplamından oluşan bir şey. Müzik esasen helaldir, haramlığı istisnaidir. Caz da pekala dikkate değer, makbul bir müzik türüdür. Ramazanın ibadet boyutunu bir kenara bırakıp yalnızca kültürel yönüyle ilgilenmek ya da eğlencesine yönelmek de hata olur. Lüks otellerde iftarlar, sabahlara kadar eğlenmelerden ibaret bir Ramazan da olmaz tabii. Caz müziğinin yalnızca zenginlerin takip edebileceği bir etkinlik olarak düzenlenmemeli. Gerekirse, varoşlarda da konser verilmeli.


• Nasıl yani?


Ramazan, tuzukuruların Ramazanı olmamalı. En önemli özelliği, kardeşliği, eşitliği sağlamasıdır.


• Müslüman olmayanlara, Ramazan’la ilgili bir öneriniz var mı?


Müslüman olmayanların da oruç tecrübesini yaşamalarını öneririm. Bu kültürü, özel deneyimi merak etmelerini ve sürece katılmalarını tavsiye ederim.



• Müslümanlar da kiliselere uğramalı mı mesela?


Elbette. Ben, çocuklarımı Bornova’daki İtalyan Kilisesi’ne götürdüm. Beraber yaşadığımız insanların inanış ve ibadetlerini, evrensel bir bakışla görmek gerekir. Bu gibi temaslar bize daha açık bir zihinle düşünme imkanı sağlar.

NOT:

Bu adamın dini inanç medeniyyet kültürden meydana geldiğine göre, buna göre eski helak olan kavimlerin kültürü önemli dedeğil demekki, yani terazide hile yapanlar, yol kesenler, lkivata yapanlar, kul hakkı yiyenler v.s. rezilikleri örf haline getirip kendilerine kültür diye huy ve ahlak yapanların helaki, hala daha bu kalın kafalı firavun zihniyyetini uyandırmamış...

Adamın dini cazlı kiliseli eğlenceli festival gibi birşey.... Yazık bunları ilahiyyatçı diye takdim edenlere sözüne değer verenlere.....

Salı, 17 Ağustos 2010 15:13 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Zamane idarecileri kafirmidir?

 

Allah celle celalühü'nün indirdikleri ile hükmetmeyenler kafirmidir?

44- ... Artık insanlardan korkmayın, Benden korkunuz ve Benim ayetlerim ile az bir bedel satın almayınız ve her kim Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmetmez ise işte onlar kâfirdirler.

45- ... Ve her kim Allah Teâlâ'nın indirdiği ile hükmetmez ise işte onlar zalimlerdir.

47- … Ve her kim Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmetmezse işte onlar fâsıklardır.

Kuranı kerimin Maide suresinde bulunan bu ayeti Celilelere, Kuranı en iyi şekilde tefsir eden sahabe ve tabiin efendilerimizin açıklamalarını göz ardı ederek baktığımızda Allahü Teâlâ’nın indirdikleri ile hükmetmeyenler kâfirler, zalimler ve fasıklar olduğu anlaşılır.

Fakat bu durum hazreti Kuran’ı en iyi tefsir eden peygamber efendimiz, onun eşsiz eğitiminden geçmiş sahabe-i kiram efendilerimiz ve onların yollarını takip eden kıymetli tabiin’in İslam’a ve Kuran’a yaptıkları o muazzam hizmeti görmezlikten gelmek ve onları hiçe saymaktan başka bir şey değildir. Öyleyse ‘bu konuda hak olan nedir?’, diye sorulursa buna ‘GURABA’ mecmuasında yayınlanmış olan bir makalenin evvelinden birkaç bölüm nakledelim:

Ümmetin cahilleri veya dünya perestleri bu meselede de, iki batıl arasında helâk olmaktadırlar. Kimileri toptan bir şekilde her hâlükârda ‘kâfir olur’ demekle ifrat, kimileri de ‘hiçbir şekilde olmaz’ demekle tefrit belâsına mübtelâ olmaktadırlar.

Hâlbuki Allah celle celâlühû’nun hükümleri, kanunları ile hükmetmemek dört şekilde olur:

Birincisi: Bu işi mübâh kabûl etmeden, günâhını kabûllenerek, hafîfe ve alaya almadan veya Allah celle celâlühû’nun hükmüne zıt ve ya alternatif bir hüküm/kanun koymadan. Burada günahkâr olur; kâfir olmaz.

İkincisi: Bu işi mübâh kabûl ederek, günah olduğunu kabûllenmeyerek, hafîfe ve alaya alarak veya Allah celle celâlühû’nun hükmüne zıt veya alternatif bir hüküm, kanun koyarak. Burada kâfir olur.

Üçüncüsü: Allah celle celâlühû’nun hükmünün kesin delillerde açıkça bulunmaması veya bulunan kesin delillerin sübûtunda yâhud ma'nâyı göstermesinde kesinlik olmayıp zann olması hâlinde ictihâd seviyesinde ilim sâhibi olmayanın Allah’ın hükümleriyle hükmetmemesi. Burada, yukarıdaki maddenin günahının aşağısında da olsa günaha girilir.

Dördüncüsü: Allah celle celâlühû’nun hükmü/kanunu kesin delillerde açıkça bulunmaması veya bulunan kesin delillerin sabit olmasında yâhud ma'nâyı göstermesinde kesinlik olmayıp zann olması hâlinde ictihâd mertebesinde ilim sâhibi olanların ictihâd edip yanılması sûretiyle Allah'ın hükümleriyle hükmetmemesi. Bu takdirde müctehid ne küfre, ne de günaha girer; aksine sevap bile alır.

İmam Nesefî, Medârik’inde şöyle demiştir:

“İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ, Allah celle celâlühû’nun hükümleriyle, onları inkâr ederek hükmetmeyen kâfir, inkâr etmeden hükmetmeyen de zâlim ve fâsıktır, İbnu Mes’ûd da bu hitâb Yehûdîleri de başkalarını da içine almaktâdır, demişlerdir.” (Guraba’dan nakil bitti.)

Yukarıda bahsi geçen ayetlerin tefsirlerine de baktığımızda bu gün ki bazı cühelanın iddia ettiği gibi memleketimizdeki yöneticilerin toptan kâfir sayılmalarının ne derece akılsızca olduğu görülebilir. Mesela, Fahrurrazi, Tefsir-i Kebirinde bu ayetlerin tefsirinde şöyle der: “İkrime r.a. şöyle dedi: ‘bu ayet (Maide, 44) kalbi ve dili ile inkâr edenleri içine alır. Fakat kişi onun Allahın hükmü olduğunu kalbi ile bilip bunu dili ile kabul eder de ancak buna zıt bir hüküm getirirse o kişi hakikatte Allahın indirdikleri ile hükmetmiş olur fakat fiilen onu terk etmiştir. Dolayısı ile bu ayetin tehdidine girmez.” Fahrurrazi peşinden de şunu ilave eder, ‘akla gelen sorulara sağlam cevap budur. Gerçeği Allah bilir.’

Kurtubî tefsiri-el-Camiu li-Ahkâm-il Kuran isimli muteber kitapta bu ayeti celilenin tefsirinde İmamı Kurtubî r.a. şöyle der:

“Sahihi Müslim’de, Bera radıyellahü anhtan rivayet edilen hadisle sabit olduğu üzere bu ayetler kâfirler hakkında nazil olmuştur. Müslümanlara gelince, onlar büyük günah işleseler bile kâfir görülmezler. Müfessirlere göre bu ayettin izahı şöyledir, ‘kim Kur’anı, Rasülüllah Sallallahü aleyhi ve Sellem’in sözünü reddederek, Allahın indirdikleri ile hükmetmezse o kişi kafirdir. İbni Abbas ve Mücahid ayeti kerimenin bu mana üzere umumi olduğunu söylediler. İbni Mesud ve Hasen ise, bu ayet Allahın indirdikleri ile hükmetmeyen her Müslüman, Yahudi ve kâfirleri içine alır. Yani buna kalben inanıp helal gören kimselerdir. Bunu haram işlediğini bildiği halde yapan kimse ise Müslümanların fasıklarındandır. Ve işi Allaha kalmıştır.’

İbni Kesîr tefsirinde de şöyle geçer:

“Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbas'tan nakleder ki; o, bu ayet hakkında şöyle demiştir: Kim Allah'ın indirdiklerini inkâr ederse, kâfir olur. Kim de kabul edip hükmetmezse, zalim ve fasık olur. İbn Cerîr Taberî, bu rivayeti nakletmiştir. Abdürrezzak der ki: Bize Ma'mer Tâvûs'tan nakletti ki; İbn Abbas’a bu ayet sorulduğunda; bu küfürdür, demiş. İbn Tâvûs baba­sından naklen der ki: Ancak bu; Allah'ı, melekleri, kitapları ve pey­gamberleri inkâr anlamındaki küfür gibi değildir.”

Son olarak Nesefî tefsirinde de ‘işte onlar fâsıklardır’ yani onlar itatten çıkmışlardır –isyan etmişlerdir-, denilmiş ve Şeyh Ebu Mensur r.h. tan şu nakil yapılmıştır: ‘bu ayetin üç yerde de inkâr üzere değerlendirilmesi caizdir. O zaman kâfir, zalim, fasık olur. Zira kâfir, mutlak fasık ve zalim kişidir.’

 

Çarşamba, 30 Haziran 2010 16:18 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

İbn-i Teymiyye'nin Yanlışları -2

İbn Teymiyye’nin Uç Görüşleri

Eserlerinde açık bir şekilde müşebbihenin etkisi hissedilen İbn Teymiyye’ye göre Allah’ın kitabı, Resulü’nün sünneti, sahabe, tabiun ve müçtehit imamların eserleri direkt ya da dolaylı olarak Cenab-ı Hakk’ın her şeyin üstünde olduğunu anlatmaktadır. Şu ayetler O’nun (celle celaluhu) mekansal olarak arş ve semanın üzerinde olduğunu göstermektedirler: “Güzel sözler ancak O’na yükselir.”[6], “Ey İsa! Şüphesiz seni kabz edecek ve kendime yükselteceğim.”[7], “Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz?”[8], “Fakat Allah Onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir.”[9], “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[10]

İbn Teymiyye, “Rabbimiz, gecenin üçte biri kaldığında (keyfiyeti bize meçhul bir halde) her gece dünya semasına inerek buyurur ki ‘Bana kim dua eder ki, duasına icabet edeyim. Kim bir şey ister ki, ona dilediğini vereyim. Kim de affını talep eder ki, onu mağfiret edeyim.”[11] mealindeki hadisin de açık bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın semada bulunduğunu ifade ettiğini söyler.[12]

Selefi salihinden hiç kimsenin Allah Teala’nın semada olduğuna itiraz etmediğini, ne Kur’an-ı Kerim, ne Sünnet, ne sahabe, ne tabiun ve ne de sonraki dönemlerde yaşayan müçtehit imamların bu gerçeğe aykırı direkt ya da dolaylı tek bir ifadelerinin olmadığını söyleyen İbn Teymiyye, onların Allah Teala’nın (mekansal olarak) semada, arşta ve her yerde olduğunu kabul ettiklerini iddia eder.[13]

Selefin Allah Teala’yı Kur’an ve Sünnet’in ifade ettiği şekilde vasıflandırdığını, bu noktada bir değişiklik ya da inkar içerisinde olmadıklarını, sıfatların keyfiyetini açıklama ya da onları insanların sıfatlarına benzetme yoluna da sapmadıklarını söyleyen İbn Teymiyye (te’vil yoluyla) sıfatların bir kısmını inkar edenlerin Allah Teala’yı hakkıyla bilemediklerini dolayısıyla da şu ayetin muhatabı olduklarını iddia eder[14]: “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler.”[15]

Allah Teala’nın yüzü, eli ve gözü olduğunu iddia eden İbn Teymiyye[16] bu anlayışı, O’nun insana benzetilmesi (teşbih) şeklinde telakki eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını Cenab-ı Hakk’ın ezeli sıfatlarını reddeden “muattıla” ile aynı görüşü benimsemekle itham eder.[17]

Allah Teala’yı yaratılmışlara benzetmekten tenzih edebilmek için müteşabih ayetleri te’vil eden kelamcıları Yahudilerden daha tehlikeli gören İbn Teymiyye[18] savunduğu fikirlerin sahabe, tabiun, hadis hafızları ve Ahmed b. Hanbel’e ait olduğunu söyler.[19]

Müşebbihe ve mücessimeyi “ehl-i zeyğ” olmakla itham eden İbn Teymiyye, Allah Teala’nın semada arş üzerinde oturduğunu söyleyerek Ehl-i Sünnet kelamcılarından ayrılır ve tenkit ettiği mücessime ile aynı akideyi paylaşır.

İbn Teymiyye’nin Allah Teala’ya isnat ettiği el ve yüz gibi uzuvların keyfiyetlerinin insanlar tarafından bilinmediklerini söylemesi, kendisini teşbihten kurtarmaz. Zira müşebbihe ekolüne müntesip olanlar da Cenab-ı Hakk’a isnat ettikleri uzuvların keyfiyetlerini bilmediklerini söylemektedirler.

Müteşabih ayetleri zahiri anlamlarında tefsir eden İbn Teymiyye’nin benimsediği tefsir usulünün seleften tevarüs ettiğini söylemesi de iddiadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Zira Malik b. Enes, Mukatil b. Süleyman, Davud b. Ali el-Isfehani ve Ahmed b. Hanbel’in de aralarında yer aldığı selef alimleri Allah Teala’nın yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini söylemektedirler. Aşağıdaki açıklama İbn Teymiyye’nin görüşlerine ittiba ettiğini söylediği selef alimlerinin teşbih noktasında ne derece tavizsiz olduklarını göstermektedir: “Bir kişi ‘Ey İblis! Ellerimle (kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoyuyordu?”[20] ayetini okurken elini hareket ettirse ve bu hareketiyle Allah Teala’nın elinin olduğunu ima etse, o adamın elini kesmek gerekir.”[21]

Selef, Allah Teala’nın kudretine işaret eden “el” kelimesinin okunduğu sırada karinin parmaklarını oynatmasını dahi doğru kabul etmezken, Cenab-ı Hak’a el, ayak gibi uzuvlar isnat eden İbn Teymiyye’nin Onlarla aynı esasları kabul ettiğini söylemesi güvenilirliğini yaralamaktadır.

Müfessirler ve İbn Teymiyye

Müteşabihat ve sıfatlarla alakalı görüşünün selefe ait olduğunda ısrar eden İbn Teymiyye, okuduğu yüzden fazla tefsirin hiçbirisinde sahabenin sıfatlarla ilgili ayet ve hadisleri zahiri anlamlarının dışında bir mana ile te’vil ettiklerini görmediğini söyler.[22]

İbn Teymiyye’nin bu beyanı selefe ait tefsirler içerisinde en güvenilir olduğunu söylediği Taberi’nin nakilleri ile çelişmektedir.[23] Nitekim Taberi, -İbn Teymiyye’nin sıfatlarla alakalı ayetlerin en önemlisi olarak gördüğü- “ayetü’l-kürsi”deki “O’nun -celle celalühü- kürsüsü (ilmi) bütün yerleri ve gökleri kaplayıp kuşatmıştır.”[24] kısmını tefsir ederken İbn Abbas’a -radiyallahu anhuma- isnat ettiği bir rivayette kürsü kelimesinin “ilim” olarak te’vil edildiğini nakletmektedir.[25] Halbuki İbn Teymiyye “kürsü” kelimesini –haşa- Allah Teala’nın üzerinde oturduğu bir mekan olarak anlamaktadır.

“Tercümanü’l-Kur’an” diye şöhret bulan İbn Abbas’ın müteşabihattan olan “kürsü” kelimesini, “ilim” olarak te’vil etmesi, İbn Teymiyye’nin ilk dönem müfessirleri ile alakalı genellemesinin gerçeğe aykırı olduğunu göstermektedir.

Firavun Örneği

Allah Tela’nın “yüce/el-Aliyy”[26] olmasını mekansal olarak semada bulunmak şeklinde anlayan İbn Teymiyye, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Firavun’a ait şu sözü iddiasına delil olarak kullanır: “Firavun dedi ki: ‘Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa’nın ilahını görürüm(!) Çünkü ben, Onun yalancı olduğuna inanıyorum.’ Böylece Firavun’a yaptığı iş kötü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı.”[27]

İbn Teymiyye’nin ayetten Firavun’un Allah Teala’nın –haşa- göklerde olduğunu Musa –aleyhisselam-dan öğrendiği sonucunu çıkarması gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü ne ayet ne de hadislerde buna işaret eden bir kanıt vardır. Muhal farz, Musa -aleyhisselam- böyle bir şey söylemiş olsa dahi Onu yalancı olarak gören[28] Firavun’un, Hz. Musa’nın sözüne itimat etmesi düşünülemez. Ayrıca Firavun Musa –aleyhisselam-ın sözüne göre amel etseydi öncelikli olarak Allah Teala’ya iman etmiş olurdu.

Nüzul Hadisi

Allah Teala’nın semada karar kıldığını savunan İbn Teymiyye’nin delil olarak kullandığı “nüzul hadisi” hakkında Buhari Şarihi Ayni şunları söylemektedir: “Bu hadis ile alakalı dört farklı kanaat oluşmuştur. Bir grup, bu hadise dayanarak Allah Teala’ya yön isnat etmiş, Mu’tezile bu bapta rivayet edilen hadisleri inkar etmiş, başka bir grup tahrif sayılabilecek ölçüde te’villerde bulunmuş, meşhur dört mezhep imamının da aralarında yer aldığı cumhur ise hadisi kabul etmekle beraber şerh ederken Cenab-ı Hakk’ı kullara benzemekten tenzih etmiştir.

Ehl-i Sünnet kelamcıları Allah Teala’yı, “yüksek bir yerden daha alçak bir yere intikal etmek”[29] anlamına gelen “nüzul” kelimesinin zahiri anlamıyla ilişkilendirmekten sakınmışlardır. Zira hareket, durmak ve intikal gibi fiiller bir yerden ayrılıp başka bir yerde bulunmak anlamına gelir.[30] İnsanlarda görülen ve bir yerde olunduğu bir anda başka bir yerde olamamayı gerektiren bu durumların Cenab-ı Hakk’a isnat edilmesi Kur’an ve Sünnet’e aykırıdır. Zira ayetler Onun insanlara benzemesini açıkça nefyetmiştir: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.”[31], “Allah Samed’dir.(Her şey Ona muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.)”[32] Buna göre “nüzul” kelimesine zahir anlamı verildiğinde hadis, Kur’an-ı Kerim’le çelişecektir. Sahih bir hadis için böyle bir durum söz konusu olmayacağına göre “nüzul” kelimesi mecaz anlam çerçevesinde anlaşılmalıdır.

Şarih Ayni, “nüzul” kelimesinin zahir ve mecaz olarak 5 farklı anlamının olduğunu, Kur’an-ı Kerim ve Arap dilinde hepsinin de kullanıldığını ancak hadis bağlamında düşünüldüğünde en uygun anlamın “Allah Teala’nın rahmetini kullarına yöneltmesi”[33] şeklinde olacağını söylemektedir.[34]

Ayrıca hadisin zahir anlamda anlaşılması coğrafi gerçeklerle de çelişmektedir. Çünkü bir bölgede zaman, gecenin son üçte birine ulaştığında başka bir yerde gündüz vaktidir. Bütün yeryüzü için düşünüldüğünde “gecenin son üçte birleri” 24 saati kaplamaktadır. Bu durumda, “istiva” ve “semada bulunma” kelimelerini zahir anlamlarında kabul eden İbn Teymiyye’nin, Allah Teala’ya hangi zamanı tahsis ettiği problemi ortaya çıkmaktadır. Ayet ve hadislerde bir tahsis söz konusu olmadığına göre, bunu yapacak kişi İbn Teymiyye olacaktır. Sınırlı kudrete sahip olan insanın, Allah Teala’yı belli bir zamanla sınırlaması, sınırsız gücün üzerinde tasarruf iddia etmesi anlamına gelecektir. Bu ise, tevhit akidesi açısından bakıldığında tehlikeli bir durumdur.

Mecaz ve Hakikat Telakkisi

İbn Teymiyye, müteşabihatı mecazi anlamlarıyla tefsir eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını sert bir üslupla tenkit etmesine rağmen, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde adı geçen cennet nimetlerinin tamamını “mecazi” kabul eder.

“Sadece ben yaparsam olur.” anlayışının hakim olduğu bu yaklaşımı daha yakın bir planda anlayabilmek için İbn Teymiyye’nin “mecaz” ile alakalı ifadelerine göz gezdirmek gerekir: “İbn Abbas radiyallahu anhuma ‘Cennette olan nimetlerin dünyada sadece adlarının olduğunu’ söylemektedir. Allah Teala cennette şarap, süt, su, ipek, altın, gümüş ve diğer nimetlerin olacağını haber vermektedir. Bunların, dünyadaki karşılıkları ile bir takım benzerlikleri olmakla beraber büyük farklılıkları da vardır.” Nitekim cennette kendilerine nimet verilenler “Bu tıpkı daha önce dünyada iken bize verilen rızık gibidir” dediklerinde “Bu rızık onlara dünyadakine benzer olarak verilmiştir.”[35] denilecektir. Cennet nimetleri dünyadakilere benzeseler de onların aynıları değillerdir. Tıpkı belli açılardan bazı unsurlar birbirlerini çağrıştırdıkları gibi bazı nimetlerin isimleri de birbirlerine benzemektedirler.”[36]

Sonraki dönem alimleri tarafından kaleme alınan tefsirlere bakıldığında Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerin mecazi anlamları çerçevesinde anlaşıldıkları görülmektedir. Buna göre “istiva” kelimesine kurulmak, galebe çalmak, güç sahibi olmak, “vech”e zat, “el”e güç, kuvvet, “gelmeye” Allah Teala’nın emrinin gelmesi, “semada/üstte olmaya” derece ve mekan itibariyle yüksekte bulunmak gibi anlamlar verilmiştir.

Mecaz, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında o derece önemsenmiştir ki ulema, “Eğer mecaz, Kur’an-ı Kerimden gitmiş olsaydı, Onun güzellik ve i’cazının yarısı da kaybolurdu.” demiştir.[37]

Sıfatlar ve müteşabihatın, zahiri anlamları çerçevesinde anlaşılmalarında ısrar eden İbn Teymiyye, aksi bir anlama usulüne (mecazi) dair ne sahabe ne de tabiundan nakledilen bir rivayet olmadığını, akılla bu işi yapmaya kalkışmanın ise onu, nasslar üzerinde bir otorite olarak kabul etmek anlamına geleceğini söyler.[38]

Müteşabihatı mecazi manada anlamayı aklın nasslar üzerinde hakimiyet kurması olarak algılayan İbn Teymiyye, cennet nimetlerini kıymetlendirme babında İbn Abbas’tan yaptığı rivayeti ise aklıyla Ahiret Hayatı’nın belli bir konusuna tahsis etmekten geri durmaz. Halbuki Allah Teala’nın sıfatları, cennet nimetleri gibi “semiyyat” bahsine dahildirler, dolayısıyla her ikisi de aynı usul çerçevesinde anlaşılmalıdırlar. Ayrıca sahabe, sıfatlar hususunda sessiz kalmış, müteşabihata mecazi mana verilmeyeceğine dair de bir kanaat belirtmemiştir. Onlar müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah Teala’ya havale etmişlerdir. İbn Teymiyye gibi müteşabihatı zahir anlamlarında alıp Cenab-ı Hakk’a cihet isnat etme yoluna sapmamışlardır.

Tefvîz Ve Te’vil Sistemi

Selef, “Şari’nin kelamından neyi kastettiğinin kullara gizli olması” anlamına gelen “müteşabihat”ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur.[39] Nitekim İmam Malik kendisine “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[40] ayetindeki “isteva” kelimesinin tefsirini soran kişiye, “İstiva malumdur. Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattır. Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın.” dedikten sonra çevresindekilere “Onu yanımdan çıkarın”[41] diye emretmiştir. İmam Malik, mücessime meşrebinden olduğunu düşündüğü kişiye “istiva” kelimesinin Arap dilinde hangi anlamlara geldiğinin bilindiğini, fakat Allah Teala’nın ayetten neyi kastettiğinin meçhul olduğunu, bu noktada sorular sormanın ise sapık akidelere bilgi toplama anlamına geleceğini ihsas etmiştir.

İmam Malik örneğinde de görüldüğü gibi selef, müteşabih ayetlerin manalarını Allah Teala’ya havale etmek anlamına gelen “tefvîz” usulünü kullanmıştır.[42] Bunu yaparken ayetlere, insanın uzuv ve hareketlerinin karşılığı olan zahir anlamları vermekten şiddetle kaçınmışlardır. Onlar, yaşadıkları dönemin fikri ve itikadi yapısı gereği müteşabih ayetlerle alakalı derin tefsirlere de girmemişlerdir.

Farklı ideoloji ve meşreplerin ortaya attığı şüpheler karşısında müslümanların müstakim kalabilmeleri için sonraki dönem alimleri sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı rivayetleri Arap dili ve edebiyatının müsaade ettiği anlam ve kurallar çerçevesinde “te’vil” ederek murad-ı ilahiyi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Onların yaşanan fikri tartışmalar ve İslam’a yöneltilen eleştiriler karşısında böyle bir yolu benimsemeleri zorunluluk arz etmiştir.

İmamu’l-Haremeyn, meslekleri her ne kadar farklı görünse de selef ve halef alimlerinin “tefvîz” ve “te’vil” sistemlerinin, Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[43]

“Tefvîz” ve “te’vil” mesleklerinin her ikisini de reddeden, buna mukabil müteşabihatı zahiri anlamları çerçevesinde anlayan İbn Teymiyye, sözde selefe hakikatte ise mücessimeye yakın durmaktadır. Onun, cennet nimetlerini “mecazi”, müteşabihatı ise “zahiri” manalarıyla tefsir etmesi kendi anlayış usulü açısından bakıldığında çelişkilerle doludur. İddiasını desteklemek için kullandığı Kur’ani deliller ise selef tarafından “tefvîz” halef tarafından “te’vil” sistemiyle anlaşılmıştır.

Teşbihin Tanıkları

İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir.

İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:

Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi.

İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı.

İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı.[44]

İbn Teymiyye’yi ta’dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır. İbn Teymiyye’nin açıkça Allah Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri[45] bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.’[46] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allah Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [47]

Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır.[48]

İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.[49]

Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz.”[51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.

Teşbihin Anlamı

Bir varlık için “oturdu-kalktı, indi-çıktı, geldi-gitti” gibi fiilleri kullanmak onu bir cisim olarak kabul etmek anlamına gelmektedir. Çünkü bu fiiller bir halden başka bir hale intikali gerektirmektedirler. Bu durum, varlıkların zât ve fiillerinin hâdis oldukları anlamında da gelir. Zira intikalden önce yoktu, sonra oldu. “Hâdis” olan varlıklar için söz konusu olan bu durumu “yaratılmışlara benzemeyen” Cenab-ı Hakk için geçerli kabul etmek açıkça Onu yarattıklarına benzetmek (teşbih) anlamına gelmektedir. “Vacibu’l-vucud” olan Cenab-ı Hakk, hâdis olan varlıklar için geçerli olan bu sıfatlardan münezzehtir. Çünkü varlık itibariyle farklılık arz eden şeylerin sıfatları da farklılık arz etmektedir. Nitekim “alim” ve “cahil” sıfatları insanlar için geçerli iken farklı bir varlık olan “taş” için geçerli değildir. Taş için “alim” ya da “cahil” denmez. Çünkü taşın kabiliyeti bu sıfatları kabul etmez. Aynı şekilde eve “işiten” ya da “sağır”, yeryüzüne “konuşan” ya da “dilsiz”, semaya da “evli” ya da “dul” denmez.

İbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi, Allah Teala “arş” ya da “sema” da gerçekten duruyorsa bu durumda, “bu ikisini yaratmadan önce nerede ikamet ediyordu?!” problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ise beraberinde hâdis varlıkların özelliği olan “intikal” sorununu getirecektir.

Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın sema ile münasebetinden bahseden ayetler, Onun mekansal olarak her şeyin üzerinde olduğu anlamında anlaşılırsa bu durumda verilen manalar, “Halbuki O Allah göklerde ve yerdedir.”[52] ayeti ile çelişecektir. Çünkü yer, göklerin altındadır. Bu durumda mekansal üstünlük ortadan kalkacaktır. O’nun her iki yerde de bulunması kabul edilirse, “üst”e “üst” “alt”a da “alt” denmesinin bir anlamı kalmayacaktır. Çünkü üst, alta, altta üste nisbetle bu isimleri almıştır.

Sonuç

İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eşariler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştireler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır.

Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teala’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen alimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.

Geçmişte Takıyyudin es-Subki, İbn Cehbel, İbn Hacer el-Heytemi, İmam Şa’rani, yakın dönemde Zahid Kevseri, Yusuf en-Nebhani, günümüzde ise Muhammed Ebu Zehre ve Said Ramazan el-Buti gibi muhakkik alimler tarafından tenkit edilen İbn Teymiyye, uzun bir aradan sonra Muhammed b. Abdulvahhab’ın faliyetleri ile tekrar ön plana çıkmış, günümüzde ise selefiyye adı altında İslam coğrafyasında etkin bir konuma gelmiştir.

Muhakkak ki her şeyin en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.

 


Dipnotlar:

[1] Kur’an, Bakara(2): 255.
[2] Kur’an, İhlas(112): 1-4.
[3] Ebu’l-Abbas Takiyyuddin b. Abdilhalim İbn Teymiyye,
er-Risaletü’t-Tedmüriyye, Kahire, 1954, s. 7.
[4] İbn Teymiyye, et-Tedmüriyye, s. 7.
[5] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, Kahire, 1952, s.
249.
[6] Kur’an, Fatır(35): 10.
[7] Kur’an, Al-i İmaran(3): 55.
[8] Kur’an, Mülk(67): 16.
[9] Kur’an, Nisa(4): 158.
[10] Kur’an, Taha(20): 5.
[11] Buhari, Teheccüd 14, 1145, Müslim, 1769, Ebu Davud, 4733; Tirmizi,
446.
[12] İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetava, Beyrut, ty., V, 416.
[13] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, 419.
[14] İbn Teymiyye, et-Tefsiru’l-Kebir, Beyrut, ty., I, 270.
[15] Kur’an, Zümer(39): 67.
[16] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, Beyrut, 2002, VI, 656.
[17] Saib Abdulhamid, İbn Teymiyye Hayatuhu ve Akaiduhu, Beyrut, ty., s.
120.
[18] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 647.
[19] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 655.
[20] Kur’an, Sad, (38): 75.
[21] Muhammed b. Abdilkerim eş-Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut,
1992, I, 92.
[22] Abdulhamid, a.g.e., s. 121.
[23] İbn Teymiyye’ye Kur’an ve Sünnet’e uygun tefsirlerin hangileri
olduğu sorulduğunda “sağlam rivayet zinciriyle selefin sözlerini
nakleden, içerisinde bidat olmayan Mukatil b. Bekir ve Kelbi gibi itham
edilen şahısların rivayetlerine de yer vermeyen, en sahih tefsir İbn
Cerir et-Taberi’nin ‘Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an’ adlı esiridir.”
Demektedir. Bkz. İbn Teymiyye, Mukaddime fi Usuli’t-Tefsir, Beyrut,
1997, s. 110.
[24] Kur’an, Bakara(2): 255.
[25] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan fi
Te’vili’l-Kur’an, Beyrut, 2005, III, 11.
[26] Kur’an, Bakara(2): 255.
[27] Kur’an, Mü’min(40): 36-37.
[28] Kur’an, Mü’min(40): 37.
[30] Bedruddin Ahmed el-Ayni, Umdetü’l-Kari, Beyrut, Beyrut, 2001, VII,
291.
[31] Kur’an, Şura(42): 11.
[32] Kur’an, İhlas(112): 2.
[33] Ayni, a.g.e., VII, 291.
[34] Nüzul kelimesinin anlamları: “Gökten tertemiz bir su indirdik.”
(Kur’an, Furkan(25): 48) ayetinde intikal, “Onu Cebrail indirmiştir.”
(Kur’an, Şuara(26): 193) ayetinde bildirmek, “Allah’ın indirdiğinin
benzerini ben de indireceğim.” (Kur’an, En’am(6): 93) ayetinde söz
söylemek, “falanca üstün ahlakla dünyasına yöneldi.” ifadesinde bir şeye
yönelmek/yöneltmek, “falanca oğulları başımıza geçinceye kadar hayır ve
adalet üzere idik.” cümlesinde idare etmek anlamında kullanılmaktadır.
Dilciler tarafında bilinen bu anlamlar içerisinde Cenab-ı Hakk’ın zat ve
sıfatlarına en uygun olanı “rahmetini kullarına yöneltmesidir.” Bkz.
Ayni, a.g.e., VII, 291.
[35] Kur’an, Bakara(2): 25.
[36] İbn Teymiyye, el-İklil fi’l-Müteşabih ve’t-Te’vil, Kahire, 1367, s.
12.
[37] Halit Abdurrahman el-Ak, Usulu’t-tefsir ve Kavaiduhu, Beyrut, 2003,
s. 287.
[38] Muhammed Ebu Zehre, İbn-u Teymiyye, Kahire, 2000, s. 218.
[39] İmam Malik’in sözü için bkz. Ebubekir Ahmed b. Huseyn el-Beyhaki,
Kitabu’l-Esma-i ve’s-Sıfat, (ta’lik. ve tahk. Muhammed Zahid Kevseri),
Kahire, t.y., s. 298.
[40] Kur’an, Taha(20): 5.
[41] Muhammed Abdulazim ez-Zürkani, Menahilu’l-İrfan, Beyrut, 2001, II,
231.
[42] Bu yüzden onlara “mufevvida” denir.
[43] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.
[44] Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî
Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88.
[45] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286.
[46] Kur’an, Bakara(2): 255.
[47] Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i
Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’l-kelam min a’mali’l-imam Muhammed Zahid
el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004.
[48] Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125.
[49] Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478.
[50] Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki,
Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra, t.y., IX, 35-91.
[51] Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91.
[52] Kur’an, En’am(60): 3.
 

Sayfa 1 - 4

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.