.

.

Ehlisünnet İnancı

E-posta Yazdır PDF

KADERE İMAN - 1

akm--.jpgTAHAVİ AKAİDİ

 

Kaderin aslı, Allahu teala’nın halkında sırrıdır, bunun üzerine ne bir mukarreb meleği ve hiçbir nebi-resulü muttali kılmadı. Bu hususta derine dalmak ve fikir yürütmek, hızlana seebtir, mahrum olmaya basamaktır, azgınlıkta yükselmektir. Bundan nazar, fikir yürütmek ve vesvese bakımından son derece sakın! Sakın!

Zira Allahu teala halkından kader ilmini dürdü, meramından onları nehyetti. Kitabında buyurduğu gibi: “Yaptığından sorulmaz, halbuki onlar mes’uldür ler.”

Herkim Niçin yaptı? Diye sorarsa, muhakkak Kitabın hükmünü red etmiştir. Herkim Kitabın hükmünü red ederse, kafirlerden olur. (Tahavi Akaidi 1/32-33-34)

 Bu durum, kalbi Allahın nuruyla münevver olan dostlarının gittiği usul olup rasih alimlerin derecesidir. Zira ilim ikidir:

Birincisi halkta mevcuttur. İkincisi halkta yoktur.

Halkta mevcut olan ilmi inkar küfürdür. Yok olan ilmin kendinde olduğunu iddia etmek te küfürdür. İman ancak, mevcut olan ilmi kabul ve yok olan ilmi talebi terk ile hasıldır.

Levhi mahfuza ve kaleme iman ederiz; herşeyin ona yazıldığına da.

Bütün halk bir şey üzere toplansa, halbuki Allahu teala onun olacağını Levhi mahfuza yazmıştır, halk onun olmaması için gayret etseler, buna kadir olamazlar. Bütün halk toplansalar da Allahu teala’nın levha olmayacağını yazdığı şeyi oldurmaya çalışsalar, buna kadir olamazlar.kalem, kıyamete kadar olacak şeyleri yazmakla kurudu. Kuldan geri kalan şey ona isabet etmez. Ona isabet eden şey de ondan geri kalmaz. 

O halde kul üzerine, Allahu teala’nın ilminin, halktan olacak olan herşeyi bildiğini, bunu dilediği şekilde takdir ettiğini, muhkem ve kesin olarak hükmettiğini, bunu bozan, takip edecek olan, izale edecek olan, değiştirecek olan, nakzedecek olan, göklerde ve yerde halkında bir şeyi ziyade eden veya noksan edenin olmayacağını bilmesi lazımdır. İşte bu, iman aktindendir, marifet asıllarındandır, Allahu teala’nın tevhidini ve rububiyyetini itiraftandır. Allahu teala’nın buyurduğu gibi: “Herşeyi yarattı, bir takdirle onu takdir etti.”

“Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kader oldu.”

Yazık o kimseye ki, kader meselesinde Alla’ha hasım olmuş, ona karşı hasta kalbiyle münazaraya hazırlanmış, sırf gaybtan olan şeyi arzulayarak gizli olan sirları vehmiyle taleb etmiş, neticede günaha dalmış.  (Tahavi Akaidi)

 

FIKHI EKBER

Kader Bahsi:

Allahu teala eşyayı yokluktan yarattı. Allahu teala ezelde eşyayı olmadan evvel bilici idi. Allah, eşyayı takdir eden ve hükmedendir.

Dünya ve ahırette hiçbir şey, onun dilemesi, ilmi, kazası, kaderi, levhi Mahfuza yazması olmaksızın meydana gelemez. Fakat bunları, vasıfla yazdı. Hükümle değil. Kaza, kader, meşiyyet, ezeli olan keyfiyyetsiz sıfatlarıdır.

Allahu teala madum olanı, madum (yok) olduğu anda yok olarak bilir. Onun meydana geldiğinde nasıl meydana geleceğini de bilir.

Allahu teala mevcudu, mevcut olduğu halde iken mevcut olarak bilir. Onun nasıl yok olacağını da bilir.

Allahu teala ayakta olanı, ayakta olduğu halde iken ayakta olarak bilir, oturunca, oturduğu halde onu oturucu olarak bilir. Bütün bunlarda ilmi değişmeksizin, veya O’nun için yeni bir ilim ortaya çıkmaksızın. Ancak değişiklik-ler ve ihtilaflar, mahluklarda ortaya çıkar. (Fıkhı Ekber 1/29)

 

 

ET-TEBSIR FİDDİN

Amr bin Zürare’den rivayet edildi, kendisi babasının şöyle dediğini işitti. <Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında oturuyordum, “Muhakkak mücrimler dalalette ve ateştedir” ayetini, surenin sonuna kadar okudu.

Sonra buyurdu:  Bu ayetler, ümmetimden son zamanda gelecek olan bazı insanlar hakkında inmiştir ki onlar, kaderi yalanlarlar.>

 

İbni Abbas’a r.a. denildi: bazı kimseler kader hakkında konuşuyorlar.

Dediki: Onlar hakkında şu ayet indi: “Sekarın/ateşin dokunuşunu tadın. Biz herşeyi bir kaderle/ölçü ile yarattık.”

Eğer hasta olurlarsa, onları ziyaret etmeyin, ölürlerse cenazeleri üzerine namaz kılmayın. Şayet onlardan birini görsem, şu iki parmağımla gözlerini çıkartırdım.

 “Muhakkak biz, herşeyi bir kaderle yarattık” ayeti inince, Resulullah’a denildi: Niçin amel edilecek?

Buyurdu: Amel edin! Herkes yaratıldığı şeyi işlemeye kolaylaştırıldı.

Ali bin Ebi Talib r.a. dedi: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Allahu teala, Âdem’i a.s. yaratmadan iki bin sene evvel, miktarları takdir etti, tedbirleri düzenledi.”

Ebu Hureyre r.a. derki, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Kadere iman, gammı giderir.”

İbni Abbas r.a, Basra’da kaderiyyeciler çoğalınca şöyle demiştir: Basra harab oldu.

Selefi salihin cemaatinden, şöyle dedikleri rivayet edildi:

 Sana bir kaderiyeci selam verirse, yahudiye cevab verdiğin gibi (selamı kendi üzerine alarak) cevab ver, sadece “Ve aleyke”  de. Zira Allahu teala kitabında herşeyin kendi iradesi ve dilemesiyle olduğunu açıkça beyan etmiştir.

 

Kasım ibni Habib, tefsirinde Ali bin Ebi Talib’e isnad ederek şöyle rivayet etti:

Ali’ye r.a. birisi kaderden sordu;

Dediki: İnce bir yoldur, orda yürüme.

Adam dediki Ey Mü’minlerin emiri! Bana kaderden haber ver.

Ali: Derin denizdir, oraya dalma. Dedi.

Adam dediki Ey Mü’minlerin emiri! Bana kaderden haber ver.

Ali: Allah için gizli olan bir sırdır. Onu soruşturma. Dedi.

Adam dediki Ey Mü’minlerin emiri! Bana kaderden haber ver.

Ali: Ey soran! Allahu teala seni kendi dilediği gibi mi yarattı, yoksa senin dilediğin gibi mi yarattı? Adam: kendi dilediği gibi yarattı, dedi.

Ali: Allahu teala ahıret gününde seni dilediği gibimi diriltecek yoksa senin dilediğin gibimi? Adam: Dilediği gibi, dedi.

Ali: Ey soran! Senin için Allahın dilemesiyle birlikte bir dileme varmı, yoksa onun dilemesinden daha yüsek, veya onun dilemesinden daha düşük mü?

Eğer, onun dilemesiyle beraberdir, dersen; muhakkak onunla ortaklık iddia ettin. Eğer, onun dilemesinden aşağıdır, dersen; onun dilemesinden ihtiyaçsız kaldın. Eğer onun dilemesinden üsttedir, dersen; senni dilemen onun dilemesine galib olu.  

Sonra Ali r.a. dedi: Sen, Allah’tan afiyet istemiyormusun?

Adam, evet! Dedi.

Hangi şeyden afiyet istersin? Seni imtihan ettiği bir beladan mı? Yoksa imtihan ettiğinin gayrısı bir beladan mı?

Adam, beni imtihan ettiği beladan, dedi.

Ali r.a. dedi: La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim demiyormusun?

Adam, evet, derim.

Ali: Bunun açıklamasını bilirmisin?

Adam: hayır! Ey Mü’minlerin emiri, Allahın sana bildirdiğini bana öğret, dedi.

Alir r.a: Bunun tefsiri: Muhakkak kulun Allaha itaate kudreti yoktur, masıyetine de kudreti yoktur; ancak Allah azze ve celle (nini yardımı) ile.

Ey Soran! Allahu teala hasta eder, şifa verir. Şifa da ondandır, hastalık ta. Allah’tan haberin oldumu?

Adam: Anladım, dedi.

Ali r.a.: Dikakt et, şimdi müslüman oldun. Müslüman kardeşinize koşun, onun elinden tutun.

Sonra Ali r.a. dedi: Şayet kader ehlinden birini bulsam, boynunu tutup vurmaya devam ederdim, taki boynunu kırana kadar. Zira onlar, şu ümmetin yahudileridir.  (Tebsır fiddin 1/93)

 

Muhakkak haberde (hadisi şerifte) şöyle geldi; Allahu teala Musa a.s. ya, Firavuna gitmesini emretti.

Musa: Nasıl giderim, halbuki sen bilirsin o iman etmeyecek!

Allahu teala: Emredileni yap, zira semada on iki melek varki  kaderin ilmini bilmek istiyorlar, henüz onu bilemediler. Yani, “Allahın dilediğini yapar, dilediğine hükmeder” olduğunu anlamak istiyorlar. (Tebsir fiddin 1/95)

 

Rivayet edildiki İbni Abbas r.anhuma şöyle dedi; Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: Kıyamet günü bir münadi nida eder “Allahın hasımları nerdedir?”  Kaderiyeciler ayağa kalkarlar, yüzleri simsiyah, gözleri masmavi, kalblari darmadağınık, ağızlarından salyalar akar. Onlar şöyle derler: Allaha yemin olsun ki senden başka güneşe veya aya ibadet etmedik. Senden başka ilah edinmedik.

İbni Abbas r.anhuma derki: Dediklerinde Allahı tasdik ettiler. Lakin bilmedikleri taraftan onlara şirk geldi. Sonra ibni Abbas şu ayeti okudu: “Allahu teala onların hepsini o günde diriltecek, size yemin ettikleri gibi ona yemin edecekler. Zannederlerki kendileri bir şey üzeredirler; dikkat edin, onlar yalancıların ta kendileridir.”

Sonra üç kere, “onlar kaderiyyecilerdir” dedi. (Tebsir fiddin 1/95)

 

Muhakkak Allahu teala, cebriyye ve kaderiyye yi, şu ayette red etmiştir:

“Attığın zaman sen atmadın, lakin Allah attı.”

 

Cumartesi, 23 Mayıs 2009 17:19 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Niçin Ehli Sünnet?

mehmet-sevket-eygi.jpgNiçin Ehli Sünnet? 

Dün bu sütunlarda eski İstanbul Müftüsü, eski Diyanet İşleri Başkanı dersiâmdan merhum Ömer Nasuhi Bilmen'in "Büyük İslâm İlmihali"nin "Mukaddime" bölümünü okudunuz. Köşeme taşıdığım bu metin biz Ehl-i Sünnet Müslümanları için metod bakımından son derece önemlidir. Önce niçin Ehl-i Sünnet Müslümanları dedim, onu arz edeyim:

Sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) mucizevî bir şekilde, Ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını haber vermiştir. İslâm dünyasının en büyük kısmı Ehl-i Sünnet ve Cemaat adı verilen topluluktur. Bendeniz, diğer Müslüman kardeşlerimi üzmemek şartı ile, mensubu bulunduğum bu topluluğa hitap ediyorum. Şia, Haricî, Fazlurrahmanî, Vehhabî ve daha nice grupla aramızda maalesef usûl, anlayış, metod bakımından derin ihtilaflar vardır. Bu ihtilafları bendeniz çıkartmadım. Önümde acı bir gerçek duruyor... Bunu kabul etmek, gerçekçi olmak zorundayım.

Bir Şiî, Şiîliğin hak, Ehl-i Sünnet'in bozuk olduğuna inanır...

Bir Vehhabî, İbn Teymiye'yi ve Muhammed İbn Abdilvehhab'ı imamân (iki imam) olarak kabul eder, yolunun hak olduğuna inanır, Ehl-i Sünnet'in bir kısmını müşrik kabul eder.

Fazlurrahmancılık mezhebine veya fırkasına bağlı olanlar, klasik ve geleneksel Müslümanları hatâlı görür, Kur'ân'daki ve Sünnet'teki nice farzın, haramın, emir, yasak ve tavsiyenin tarihsel olduğunu, bunların bu devirde geçerli olmadığını iddia eder.

Haricîler, dünyada doğru Müslüman kalmadı, bir biz kaldık diye hayıflanır.

Velhasıl, Ehl-i Sünnet'in dışındaki her mezhep, her fırka kendi yolunun doğru olduğunu, kendi anladığı ve anlattığı İslâm'ın hak olduğunu iddia ile Ehl-i Sünnet'in yanlış olduğunu iddia eder.

Bendeniz ise bir Sünnî Müslüman olarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolunun anlayışının doğru ve hak olduğunu, ötekilerde ise az veya çok bid'atler bulunduğunu iddia ederim.

İhtilaflı ve tartışmalı bir konu olan, Cemalüddin Afganî konusunu ele alalım. Bu zat Afganistanlı değildir, İran'ın Esedâbad şehrine mensuptur... Sünnî değil, Şiîdir... Taqiyye yaparak kendisini Afgan ve Sünnî gibi göstermiştir... Kendisi öyle sıradan bir Mason değil, çok azılı bir masondur... Son derece şüphe verici karışık, bulanık, bulaşık işler yapmıştır... Kahire'de ikamet ettiği zaman niçin Yahudi mahallesinde oturmuştur?.. İngiliz ajanı Blunt ile Sultan Abdülhamid'i tahtından indirmek için niçin işbirliği yapmıştır?.. Onun müridlerinden biri niçin İran şahını öldürmüştür... Babîlik ve Bahaîlik ile olan alakaları nelerdir?.. Afganî'nin içyüzünü anlamak isteyenler, "Ehl-i Sünnet'i MÜDAFAA ve Bid'atleri TENKİD - Makaleler incelemeler" adındaki kitabın "On maddede özetle Cemaleddin Efganî gerçeği" (s. 339-348) başlıklı bölümünü okumalıdır. (Bedir yayınevi, tel: 0 212/519 36 18)

Kendi anlayışına göre, bir Kur'ân tefsiri yazmış bir zat, Afganî'yi tenkit edenler için "Onun taharet bezi olamazlar" şeklinde talihsiz bir cümle sarf etmiştir. Böyle bir cümle bir ilim adamına yakışır mı? Afganî gerçekten bir İslâm büyüğü, bir İslâm önderi ise ilmî, dinî, tarihî delil ve gerekçelerini ortaya dökerek meseleyi aydınlığa çıkartsın. Onu tenkit edenlere "Taharet bezi olamazlar" demekle neyi isbat edebilir?


Muhterem Müslümanlara, haddim olmayarak, ilmî tartışmalarda ciddî ve seviyeli olmalarını tavsiye ediyorum.

Şimdi bazıları soracaklar: Afganî'nin Şiî olması, İranlı olması suç mudur? Değildir ve zaten bendeniz böyle bir şey söylememişimdir. Suç olan nedir biliyor musunuz? Bu zatın kendisini İranlı olduğu halde Afgan, Şiî olduğu halde Sünnî tanıtmasıdır. Taqiyye yapıyormuş... Buna hakkı var mıdır. Sünnîler Müslüman değil mi? Onun, Müslüman kardeşlerini aldatmaya, kandırmaya, onlara yalan söylemeye hakkı var mı?

19'uncu asırda Afganî ve iki müridi, ictihad konusunda birtakım fikirler, görüşler, tezler ortaya attılar. Onlara göre Müslümanlar Kur'ân'dan ve Sünnet'ten kendi kafalarına ve re'ylerine göre hüküm çıkarabilirdi. Ehl-i Sünnet, bu hususta ilim, ehliyet, icazet şartını getirir. Evet, alim ve fakih olanlar Kur'ân'dan ve Sünnet'ten hüküm çıkartabilir ama bunu yapabilmek için yeterli ehliyetleri olması lazımdır. Cahil olanlar, yetersiz olanlar bunu yapamaz. Yaparlarsa Ümmet için kaos ve anarşi çıkar. Zamanımızda olduğu gibi...

Ehliyeti olmayanların ictihada yeltenmesi büyük bir kendini bilmezlik, büyük bir küstahlıktır. Merhum Mehmed Akif'in Safahat'ında müctehid taslaklarını hicv eden harika bir manzume bulunmaktadır.

İşte son devrin büyük din alimi, büyük ve gerçek müftüsü, gerçek fakihi, başta büyük Kur'ân tefsiri ve Hukuk-i İslâmiye ve Istılahat-ı Fıkhiyye adlı derin ve mufassal eseri ve diğer faydalı kitapları ile İslâm'a ve Ümmet'e büyük hizmetler etmiş olan Ömer Nasuhî Bilmen hazretleri, metnini dün köşeme nakl ettiğim "Mukaddime"sinde Müslümanları metod bakımından uyarıyor:


Dört hak fıkıh mezhebi vardır diyor.

Bundan başka hak mezhep yoktur diyor.

Her Müslüman bunlardan birine bağlı olarak İslâm'ı hayata uygulamalı, ibadetlerini bunların ahkam-ı fıkhiyesine göre yapmalıdır diyor.


Ehliyeti, ilmi, salahiyeti olmadığı halde kendi heva, re'y ve hevesleri ile Kur'ân'dan ve Sünnet'ten hüküm çıkarmaya yeltenenler yanlış yoldadır diyor.

Bazı reformcu, yenilikçi, değişimci İlahiyatçılar Afganî'yi, müridi Abduh'u, onun müridi Reşid Rıza'yı Ehl-i Sünnet Müslümanları için kurtarıcı ve örnek önderler olarak gösteriyor, mezhepsizliği, telfik-i mezahibi teşvik ediyor. Bendeniz de Sünnî bir Müslüman olarak onları tenkit ediyorum.

Müslümanlar Muhammed İbn Abdilvehhab'ın, Afganî'nin, Abduh'un, Reşid Rıza'nın, Fazlurrahman'ın ve benzerlerinin peşinden giderek değil; Şeyhülislâm Mustafa Sabri'nin, Muhammed Zahid el-Kevserî'nin, Yusuf İsmail en Nebhanî'nin, Ahmed zeynî Dahlan'ın ve benzeri Sünnî ulemanın ve fukahanın peşinden giderek, dini onlar gibi anlayıp algılayarak, onların metodlarını benimseyerek kurtulabilirler.

Bu konular tartışılacaksa, "Taharet bezi" edebiyatı yapılmamalı, seviye düşürülmemelidir.

Ehl-i Sünnet, cadde-i kübrâdır.

Ehl-i Sünnet, sevâd-ı a'zamdır.

Ehl-i Sünnet, İslâm'ın doğru ve hak yorumudur.

Ehl-i Sünnetin metodu doğrudur.

"İşlerin hayırlısı orta olandır" buyurulmuştur. Ehl-i Sünnet İslâm'ın orta, mutedil şeklidir.

Ehl-i Sünnet, Kur'ân'a ve Sünnet'e uygundur.

Ehl-i Sünnette aşırılık yoktur.

Ehl-i Sünnette kopukluk yoktur.

Ehl-i Sünnet Ehl-i Beyt'in, Ashab-ı kiramın, Tâbîin'in, Selef-i Sâlihin'in, her asırda gelip geçmiş ulemanın, sulehânın, evliyaullahın yoludur.

Atalarımız Osmanlılar yüz yıllar boyunca Ehl-i Sünnet bayrağını dalgalandırmış, üç kıt'ada i'lâ-i kelimetullah yapmıştır.

Ehl-i Sünnete saldıranlar hatâ etmektedir.

Ehl-i Sünnete göre tabakat-ı fukaha vardır, ilmî ehliyeti olmayanlar Kitab'tan ve Sünnet'ten hüküm çıkartamaz.

Ehl-i Sünnet İslâmî birlik, hiyerarşi, disiplin demektir.

Bu gerçekleri Müslüman kardeşlerime saygı ile arz ederim. Bana saldıran din kardeşlerim için bile Allah'tan rahmet dilerim.

M. Şevket Eygi - Milli Gazete

 

Salı, 28 Nisan 2009 05:23 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Ehli Sünnetin ayırt edici vasfı

 ebubekir_sifil2.jpgEhl-i Sünnet'i diğerlerinden ayıran hususiyetlerin neler olduğunu bilmenin en kestirme yolu Sahabe'ye bakmaktır. Sahabe neye nasıl inanmış ve neyi nasıl yapmışsa, o hususlarda onlar gibi davranmak Ehl-i Sünnet'in ayırt edici vasfıdır.

Daha önce de değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığım gibi, Mu'tezile'nin bir kısmı ve Haricîler dışında hiçbir fırka bir kurum olarak Sünnet'i toptan inkâr ve reddetmemiştir. Ancak bu durumun onları "Sünnet Ehli" yapmaya yetmediğine dikkat edilmelidir.

Günümüzde de bir kısım çevreler Sünnet'i bir kurum olarak toptan reddetmediklerini söylemektedir. Ancak onlar da tıpkı selefleri gibi, "Fakat..." diye başlayıp arkasından getirdikleri kayıt ve şartlarla Ehl-i Sünnet'ten farklı düşündüklerini ortaya koymaktadır. Gerek Sünnet olmadan İslam'ın gerçek anlamda yaşanamayacağı gerçeğinin kendisini dayatmasından, gerekse "suret-i haktan görünme" endişesinden kaynaklanan bu ikiyüzlü tavır, Sünnet'e mesafeli duranlar için aynı zamanda bir "samimiyet" problemini de gündeme getirmektedir.

Meselenin mihverini, hadisle sabit hususların itikad umdesi olarak telakki ve imanın konusu edilip edilmediği sorusu oluşturmaktadır. Bunların başında kıyamet alametleri (Deccal'ın zuhuru, Hz. İsa'nın nüzulü, güneşin batıdan doğması...) ile ahiret ahvaline ilişkin hususlar (kabir azabı, sırat, mizan, şefaat, Allah Teala'nın mü'minler tarafından görülmesi...) gelmektedir. Bütün bu hususlardaki rivayetlerin haber-i vahid kategorisinden daha yukarıda yer aldığına ve bu sebeple itikad kitaplarına girdiğine dikkat edilmelidir.

Herhangi bir kimsenin Ehl-i Sünnet olup olmadığını öğrenmek isteyenler, bu hususlardaki yaklaşımına bakmalıdır. Bütün bu hususlara inandığını tereddütsüz bir şekilde söyleyen Ehl-i Sünnet, "Bunlar hadislerle sabittir, ilgili hadislerse kesinlik ifade etmez..." gibi bildik tavırları sergileyenlerse ehl-i bid'attır!

Bir kimsenin Ehl-i Sünnet olup olmadığını tesbit etmenin bir diğer yolu da Sahabe hakkındaki tavrına/görüşüne bakmaktır. Şu veya bu mülahazayla Sahabe hakkında olumsuz şeyler söyleyen, Sahabe arasında cereyan etmiş hadiseler konusunda ölçüsüz tavır takınan ve bir kısım sahabîlerin güvenilmez oldukları anlamına gelen iddialar ileri süren kimsenin Ehl-i Sünnet'le bir ilişkisi yoktur. Sahabe'nin udul kabul edilmesi Ehl-i Sünnet'i diğerlerinden ayıran en önemli hususlar arasında yer alır. Bu gerçeğe ister "ilmî/akademik araştırma" görüntüsü altında, isterse mezhebî mülahazalarla mesafeli duranların konumunu teşhiste tereddüde mahal yoktur.

Hadisler ve Sahabe konusundaki tavır, bir bütün olarak "Din" telakkisine de dolaysız biçimde yansıyacağından, başta Kur'an'ın anlaşılması olmak üzere İslam'ın kaynak, kavram ve kurumlarıyla ilgili olarak bütünüyle farklı, Ehl-i Sünnet dışı bir tavır söz konusu olmaktadır.

Günümüzde özellikle gençlerin zihnini bulandıran ve bu hususta tereddüt oluşturan bir kısım noktalar vardır. Bunların başında, hadisler ve Sahabe hakkında ilmî/akademik araştırma adı altında yapılan çalışmalar gelmektedir. Bu çalışmalarda iddiaların, herhangi bir mezhebî terim kullanmadan ileri sürüldüğü malumdur. "Bu meselede falanca mezhebin görüşü şudur" gibi yönlendirmelerin, zihinlerde o meselenin mahiyeti hakkında doğrudan bir kanaat oluşturacağını bildikleri için, kimlerin görüşünü dile getirdiklerinden bahsetmezler. Bir de "Ümmet'in birliği" meselesini önemsiyor görüntüsü vererek, meseleleri, Ehl-i Sünnet vurgusu yapmak "mezhepçilik"miş gibi takdim etmeye özen gösterirler.

Bu kimselerin aramızda bulunması, bizimle aynı safta yer alıp aynı imamın arkasında namaz kılmaları yahut yerel ve küresel ölçekte Ümmet'in meseleleriyle ilgilenmeleri onları ehl-i bid'at olmaktan çıkarmaz. Tarih içinde de aynı durumun mevcut olduğunu bilmek bu noktada önemlidir. Ümmet'in problemleriyle ilgilenmeyen bir Haricî veya Mu'tezilî düşünmek mümkün değildir. En azından fırkaların geneli itibariyle durum böyledir. Ancak bu durumun onları bid'at ehli olmaktan çıkarmadığı gibi, bugünkü haleflerini de aynı kategoride yer almaktan çıkarmayacağı bilinmelidir. Dolayısıyla itikadı öğrenilmek istenen kişinin ameline bakmanın aldatıcı olacağı hatırdan çıkarılmamalıdır.

Burada meselenin bir başka boyutu daha var: Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen bir kısım çevrelerin küresel emperyalizm, ekonomik ve kültürel işgal, sömürü... gibi Ümmet-i Muhammed'in maruz bulunduğu tehdit ve tehlikeler sanki onların meselesi değilmiş gibi bir tavır takınmasını da Ehl-i Sünnet hassasiyetiyle bağdaştırmak mümkün değildir. Günümüzde "Ehl-i Sünnet" kavramının ve duruşunun özellikle genç kuşaklar nezdinde örselenmesi, yıpratılması ve içinin boşaltılması bu çevrelerin sebebiyet verdiği arızalar olarak kaydedilmelidir.

Ehl-i Sünnet olmanın üzerimize hem itikad, hem de amel, eylem, zihniyet ve tutum/duruş olarak yüklediği mükellefiyetler bir bütün olarak anlaşılmak ve hayata aktarılmak durumundadır. Aksi durumda, mutlaka arızalı yapılar ortaya çıkacaktır/çıkmaktadır...

Dr. Ebubekir Sifil


Salı, 17 Mart 2009 19:36 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Ehli Sünneti Kullanalar....

akil_ornekleri_kuran.jpgİslâmcıların İslâm’a Hıyaneti

Bizdeki düzene (isterseniz sistem de diyebilirsiniz) iyi demek için insanın deli yahut vicdansız veya kara cahil yahut da son derece kötü niyetli olması gerekir.
Bu düzen/sistem niçin iyi değildir?Birkaç sebep sayayım:
1. Türkiye'yi Japonya, Güney Kore, Tayvan, Singapur gibi ileri, zengin ve güçlü yapamamıştır.
2. Avrupa'dan örnekler vereyim... Bu düzen ülkemizi İsveç, Norveç, Finlandiya gibi zengin, dengeli, düzgün, ileri kılamamıştır.
3. Bu düzen sayesinde Türkiye'nin uluslararası temizlik ve şeffaflık notu, 10 üzerinden 4'tür. Yani temizlikte sınıfta kalmışızdır. Dehşetli bir kokuşma, talan, soygun, rüşvet, haram gelirler, haram rantlar ve daha neler neler...
4. Dünyanın en adaletsiz gelir sistemi bizdedir.
5. Eğitimimiz son derece yetersizdir.
1970'li, 80'li yıllarda bir kısım İslâmcılar bu düzene ateş püskürüyor, bunu değiştirip yerine Türkiye'yi mânen ve maddeten kalkındıracak iyi bir düzen getirmek edebiyatı yapıyorlardı.
Artık bu edebiyatın modası geçti. Çünkü İslâmcıların önemli bir bölümü, bozuk dedikleri düzenden nemalanmaya, rantlanmaya başladı.
Düzen bozuktu ama rantları, avantaları, nemaları, haramları çok tatlıydı...
70'li, 80'li yıllarda, ülkemizdeki kokuşmayı kurutacaklarını söyleyen İslâmcıların bir kısmı şimdi kokuşma çukurlarının en derinine inmişlerdir.
Meğerse onların Hz. Ömer'in adaleti edebiyatlarının aslı yokmuş.
Bugün 18 yaşında olan bir genç, 1991'de doğmuştur, eski havaları, eski edebiyatları, tek kelimeyle eskiyi bilmez.
Bendeniz bilirim.
Çocukken 1946 seçimlerini görmüştüm. Köylü kadınları sıraya girmişler, sandığa oy atıyorlar. Bizim orada sadece CHP'nin oy pusulaları vardı. Oylar açıkta atılıyordu, tasnif gizliydi!
1950 seçimlerini biliyorum. Demokrat Parti'nin, üzerinde kocaman bir el resmi olan, altında "Artık yeter...Söz milletindir..." yazılı meşhur afişi.
1960 darbesini yaşadım... 12 Mart 1971 darbesinde yurt dışındaydım canımı öyle kurtardım... 12 Eylül 1980 darbesi... 28 Şubat post-modern darbe...
1945'te başlayan İslâmî hareketi çok iyi biliyorum.
Maalesef birtakım İslâmcılar İslâm'a hıyanet etmiştir.
Bozuk düzenin haram rantlarını yemek için...
İslâm'ın farzlarından biri istikamettir, yani doğruluk ve dürüstlük...
Başka bir farz emanetlere riayet etmektir. Emanete hıyanet haramdır.
İslâm hırsızlığın her türlüsünü yasak ve haram kılmıştır.
Adalet de İslâm'ın farzlarındandır.
Bozuk düzenin haram rantları...
Ah şu bir kısım İslâmcılar!..
Diyanet'te Yerli Oryantalistler
FRANSIZLARIN "Eminence Grise" diye bir tabirleri vardır.Şahsı ön plana çıkmayan, ismi fazla bilinmeyen, lakin işleri perde arkasından yürüten, idare eden, çekip çeviren, baş danışmanlık yapan etkili kişi mânâsına.
Bizim Diyanet Başkanlığı'nda da böyle bir zat vardır. Bazı özelliklerini sayayım:
* Çok güçlü bir devlet adamı tarafından oraya yerleştirilmiştir.
* Ankara Ekolü'ne mensup olduğu söyleniyor, yani Fazlurrahmancı.
* Takıyye yapıyor, yani asıl inanç ve meşrebini gizliyor.
Son yıllarda Diyanet'te geleneksel, icazetli, Sünnî din âlimlerinin sayısı ve tesiri azaldı, bunların yerlerini "Yerli Oryantalistler", akademisyenler, "açık fikirli" profesörler aldı. Ehl-i Sünnet İslâmlığında edille-i Erbaa şunlardır: Kur'ân, Sünnet, icmâ ve kıyas. Bunlara dayanmadan sırf kendi yetersiz aklı ile din hükmü verilemez, dinde değişiklik yapılamaz. Reformcu, yenilikçi oryantalistler sözde "bilimsel zihniyete" sahiptir.
Bunların amaçları nelerdir:
1. Kur'ân'ı kendi kafalarına göre yeniden tefsir etmek.
2. Hadîsleri ayıklamak, kendi bilimsel kafalarına uymayan hadisler sahih de olsa atmak.
3. İslâm'ı yeniden yorumlamak.
4. Hepsi için söylemiyorum, bunların bazıları fıkıhsız ve şeriatsız bir İslâm istiyor.
5. Yine bunların bir kısmı Diyalogçudur. Yani zamanımızda üç ibrahimî din olduğuna, Ehl-i Kitab'ın da ehl-i necat ve ehl-i Cennet olduğuna inanırlar. Böylece Sünnî açıdan daire-i İslâm'dan çıkmış olurlar.
6. ABD,İsrail, Papalık ve AB'nin istediği ılımlı, evcil, sulandırılmış bir İslâm ortaya koymak isterler.
7. İslâm'ın cihad farzını askıya alırlar.
Diyanet, "Kur'ân, Yahudileri ve Hıristiyanları İslâm'a çağırmıyor" diyen zata ve arkadaşlarına ilmihal ve tefsir kitabı yazdırtmıştır.
Müslümanların bu yazdıklarımı bilmelerinde, bu konularda uyanık olmalarında kendileri için büyük yararlar vardır.
Türkiye'deki İslâm kültürü Ehl-i Sünnet ve Cemaat inancı, fıkhı, anlayışı, yorumu üzerine kuruludur. Ehl-i Sünnet yıkılıp yerine "Müslüman oryantalistlerin", Fazlurrahmancıların, reformcu ve yenilikçilerin, diyalogçuların anlayışı hakim olursa büyük bir kopukluk ve kırılma olacaktır.
Daha önce de yazmıştım, ülkemizde Ehl-i Sünnet dışı iki mezhep yoğun propaganda yapıyor, hayli câhil Sünnîyi de kandırmış vaziyetteler.
Bu işler için büyük paralar harcanmaktadır.
Belki çok kimse farkında değil ama ülkemizde güçlü bir neo-haricîlik akımı vardır. Radikal Müslümanların çoğunda Haricîlik rengi bulunmaktadır.
İslâmî kesimde maalesef ahlâk ve karakter zaafları da görülüyor.
Din işleriyle ilgili bazı müfettiş raporlarından, bu sütunlarda bahs etmek istemiyorum.
Din düşmanları ile sahte dindarlar, Müslüman halk yığınlarının gecekondu, kırsal kesim, bedeviyet ve varoş kültür ve zihniyeti bataklıklarından çıkmalarını; medenî, yüksek kültürlü, şuurlu olmalarını engellemeye çalışıyor.
Bazı ilâhiyatçılar "Gelenekler, örf ve âdetler din oldu..." yollu propagandalar yapıyor. Onların gelenek dediği şey Ehl-i Sünnettir.
İslâmî kesimde maalesef bir sürü casus, ajan, provokatör, yarı mühtedi bulunmaktadır.
Bunların hepsi de taqiyye yapıyor. Asıl inançlarını, mezheplerini, fırkalarını, meşreblerini saklıyor.
Bütün fesatçıların tek müşterek gayesi şudur: Ehl-i Sünnet İslâmlığını yıkmak.
Maalesef İslâmcı geçinen birtakım politikacılar da bu hercümerç içinde çok olumsuz roller üstlenmişlerdir.
Bir an bile unutulmasın: BOP yani Büyük Ortadoğu Projesi, Müslümanları bölmek, alabildiğine bölmek için hazırlanmıştır.
Devletler bölünecek.
Ülkeler bölünecek.
Müslümanlar bin parçaya, hizbe, fırkaya ayrılacak ve birbirleriyle çatışacak.
BOP'çuların, bütün Müslümanların ılımlı, evcil, itaatkâr olmasını istediklerini sanmayın. Onlar, bir kısım Müslümanın radikal, aşırı kalmasını istiyor ki, fitne fesat çıksın, ehl-i iman birbiriyle çatışsın çarpışsın.
Türkiye'de Hizbullah'ı kimler kurdurtmuş, kimler maddî yardım yapmış, kimler elemanlarına askerî eğitim verdirtmişti? Sonra onları nasıl tepelemişlerdi.
Sünnî Müslüman kardeşlerime tavsiyelerim:
* İnançta, fıkıhta, mezhepte, zihniyette, kültürde, ahlâkta Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan kıl kadar ayrılmayınız, yanarsınız.
* Reformculara, yenilik ve değişiklik isteyenlere, Diyalogçulara kesinlikle inanmayınız, kanmayınız, kulak vermeyiniz. Dinden çıkarsınız.
* Yeni Kur'ân tefsirlerini okumayınız.
* Hadîslerde ayıklama yapma cereyanına muhalif olunuz.
* Geleneksel Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslâm'ından sapmayınız.
* Şiîler Türkiye'yi Şiî yapmak, Sünnîler İran'ı Sünnî yapmak hayallerine ve kuruntularına kapılmasınlar.
* Yerli oryantalistleri kendinize din rehberi olarak kabul ederseniz sapıtır ve yolunuzu şaşırırsınız.
* Ashab'ın, Tâbiînin, Selef-i Sâlihînin, eimme-i müctehidînin, büyük fukahanın, icazetli gerçek din âlimlerinin yolundan ayrılmayınız.
* İslâm dini evrensel dindir. Onun kesin ve muhkem hükümlerinde asla değişiklik ve reform yapılamaz.
* Müslümanlar dini kendilerine değil, kendilerini dine uydurmakla yükümlüdür.
* Aklı başında hiçbir Müslüman, ictihad yapmaya ehil olmadığı halde ictihada yeltenmesin.
* Hiçbir Müslüman, ilmi ve ehliyeti olmadığı halde Kur'ân'ı kendi heva ve re'yiyle yorumlamaya, Kur'ân'dan aklınca din, fıkıh, şeriat hükmü çıkartmaya yeltenmesin.
Maalesef Diyanet'te acayip gelişmeler olmaktadır.
Bu gidişin sonu çok kötü olur.
İslâm dinini bozmaya çalışanlar ve onların fesatlarına engel olmayanlar bir tokat yiyebilir.
Bendeniz bu yazıyı kaleme alarak, çok naçizane de olsa, bir nebzecik emr-i mâruf ve nehy-i münker vazifesini yapmaya çalıştım.

Cumartesi, 07 Mart 2009 10:49 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

Kutsal Kitaplar mı İlâhi Vahiy mi? -2

kts.kitaplar.jpgKur’an diğer kitaplardaki hakikati de ihtiva eder
Efendimiz s.a.v.’den önceki peygamberlerin tamamı, ya bir bölgeyle veya bir kavimle sınırlı bir peygamberlik görevi ifa etmişlerdir. Efendimiz s.a.v.’in tebliği ise evrenseldir; tarihler ve coğrafyalar üstü bir kuşatıcılığa sahiptir.
Yüce Kitabımız’da bu hakikat şöyle ifade buyurulmaktadır: “Seni de ancak bütün insanları içeren bir elçilikle rahmetimizin müjdecisi, azabımızın habercisi olarak gönderdik, başka değil! Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Sebe, 28)
Bütün insanlığın dikkatini bu evrensel hakikate çeken bir diğer ayet-i kerime de şöyledir:
“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim.” (A’raf, 158)
Efendimiz s.a.v.’in “son peygamber”, Kur’an’ın “son Kitap” ve İslâm’ın “son din” olmasının anlamını biraz da burada aramamız gerekir. Madem ki artık başka peygamber ve kitap gelmeyecek, o halde en son gelen peygamber ve kitabın, bütün insanlığa hitap etmesi, bütün insanlığın saadet ve selametini temin edecek hüküm ve kaideler getirmesi halin icabı olmaktadır.
Bu sebeple Efendimiz s.a.v.’e şöyle demesi bir “emir” olarak buyurulmuştur: “De ki: “Hangi şey şahadetçe en büyüktür?” De ki: (Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu.” (En’am, 19)
Nitekim Kur’an-ı Kerim sadece kendisinden önceki kitapları tasdik eden, dolayısıyla onların getirdiği hakikatleri de ihtiva eden bir kitap olmakla sınırlı bir özellikte değildir. Aksine o, diğer kitaplarda yer almayan hükümler de getiren, hatta onlarda yer almış bazı hükümleri yürürlükten kaldıran (nesh eden) bir kitaptır.
“Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Rasule, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (A’raf, 157) ayeti bu hususu açık bir şekilde ifadelendirmektedir.
Tek evrensel hakikat: İslâm
Yukarıda da belirttiğimiz gibi artık insanlığa peygamber ve kitap gelmeyecektir. Dolayısıyla Son Peygamber ve Son Kitap, gönderildikleri tarihten kıyamete kadar bütün insanlığa hidayet kaynağı olarak yol gösterecektir. Bu, aynı zamanda Son Peygamber s.a.v.’in tebliğinin ve Son Kitab’ın mesajının her türlü tahriften korunduğu, kıyamete kadar da böyle devam edeceği anlamına gelir.
Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur:
“Benden önceki hiçbir peygambere verilmeyen şu beş şey bana verildi:
1. Bir aylık yoldan düşmanın kalbine korku salan bir yardımla desteklendim.
2. Yeryüzü benim için mescit ve temizleyici kılındı. Bunun için benim ümmetimden bir kimse namaz vaktini nerede idrak ederse, orada kılsın.
3. Benden önceki hiç kimseye helal kılınmadığı halde ganimetler bana helal kılındı.
4. Bana şefaat(-i kübra hakkı) verildi.
5. Ben bütün insanlığa gönderildim.” (Buharî, Müslim)
Bu maddeleri kısaca şöyle izah edebiliriz:
1. İslâm düşmanlarının İslâm’ı ve müslümanları hiçbir zaman sevmeyecekleri, Kur’an’ın diriltici mesajının inkârcıların sadece küfrünü artıracağı hem Kur’an ve Sünnet’le, hem de tecrübeyle sabit bir hakikattir. Dolayısıyla son dönemlerde müslümanların “terörist” muamelesine tabi tutulması Efendimiz s.a.v.’i incitmeye yönelik karikatürler vesair yayınlar bu tutumun ürünüdür.
2. Müslümanlar olarak, namaz vaktinin girdiği her yerde namaz kılabiliriz. Yeter ki bulunduğumuz yer temiz olsun, şirk ve putperestlik simgeleri taşımasın. Bir de su bulamadığımız zaman teyemmüm etmek de bize mahsustur. Toprak bizim için yerine göre (kap kacak yıkamakta olduğu gibi) hakikî, yerine göre (teyemmümde olduğu gibi) hükmî bir temizlik aracıdır. Burada kastedilen daha ziyade bu ikincisidir.
3. Daha önceki peygamberlere savaşlarda ganimet almak meşru kılınmamıştı. Bu hak Efendimiz s.a.v.’e ve ümmetine tanınmıştır.
4. Ahirette, hangi peygamberin ümmeti olursa olsun, bütün günahkâr müminlere şefaatte bulunma izni ve yetkisi sadece Efendimiz s.a.v.’e verilecektir. Bu hususta sahih hadisler mevcuttur.
5. Efendimiz s.a.v.’den önceki peygamberlerin risalet ve nübüvvet görevi belli bir coğrafya ve kavim ile sınırlıydı. Efendimiz s.a.v.’in risalet ve nübüvveti ise kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlığa şamildir. Buna Ehl-i Kitap da dahildir. Kur’an’ın Ehl-i Kitab’ı Efendimiz s.a.v.’e ve Kur’an’a iman etmeye çağıran onlarca ayetinde bu durum açıkça ifade buyurulmuştur.
Sonuç olarak, “Kutsal kitab”ını kendi eliyle yazmış topluluklar olarak Ehl-i Kitab’ın Allah inancı da, peygamber inancı da, kitap inancı da bizimkinden oldukça farklıdır. Zira biz müslümanlar olarak “Kitab’a tabi olan” bir ümmetiz, onlarsa kitabı kendi hevalarına tabi kılarak üzerinde her türlü oynamayı yapmış ve bu suretle küfre batmış topluluklardır. Kitabı kendileri yazınca, Allah inancını da peygamber ve ahiret inancını da kendi hevaları doğrultusunda tesbit ve kaydetmiş olmalarında garipsenecek bir durum yoktur. Bu bakımdan diğer insanlar gibi Ehl-i Kitap da Son Peygamber s.a.v.’in ve Son Kitab’ın diriltici mesajına muhtaçtır.
“Furkanu’l-Hakk”
Esasen yahudi ve hıristiyanların “kutsal kitap” anlayışı, kendi kitabını kendisi yazma esasına dayanmaktadır ve onlar bakımından normal olan budur. 2004 yılında “el-Furkanu’l-Hakk” (Gerçek Furkan) adıyla hazırlanan kitap da aynı mantığın ürünüdür. Bu kitap, Tevrat ve İncil gibi sözümona kutsal kitaplarla birlikte Kur’an’ın da yerini almak üzere tasarlanmıştı. Böylece Yahudi-Hıristiyan Batı dünyası, kendi hesaplarına uygun din ve kitap üretme faaliyetlerinin son halkasına vücut vermiş oluyordu.
İçinde Kur’an ayetlerine benzer cümlelerin ve Kur’an’daki sure isimlerine benzer (hatta yer yer onların aynısı) surelerin yer aldığı bu kitap, ayrıca kendi uydurdukları ve adına “ayet” ve “sure” dedikleri cümle ve bölümler de ihtiva ediyordu. Kur’an’ı tahrif edip ortadan kaldırmaya yönelik olan bu girişim de tarih içindeki diğer benzerleri gibi akim kalmaya mahkumdu ve öyle de oldu.
Rasulü’nü ve Kitab’ını Hak ile gönderenin şanı ne yücedir!
 
Tahrif Türleri
Gerek İslâm kaynakları, gerekse bizzat Ehl-i Kitap ilim adamlarının araştırmaları, Tevrat ve İncil üzerinde meydana gelen tahrif faaliyetinin birkaç şekilde vuku bulduğunu ortaya koymaktadır. Bunları şu şekilde zikredebiliriz:
1. Metne ilaveler yapılması
“Ehl-i kitaptan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye Kitab’ı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde, bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” (Âl-i İmran, 78) ayeti bu durumu ifade etmektedir.
2. Metinden eksiltmeler yapılması
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lanet eder.” (Bakara, 159) ve “Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir kısmını gizleyip, onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşur, ne de kendilerini tezkiye eder. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Bakara, 174) ayetleri bu tarz tahrifi haber vermektedir.
3. Kelimelerin/cümlelerin yerinin değiştirilmesi
“İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (Mâide, 13) ayeti bu tahrif çeşidini haber vermektedir.
4. Mevcut kelimelerin başkalarıyla değiştirilmesi
Yukarıdaki 1. madde meyanında zikrettiğimiz Âl-i İmran suresinin 78. ayetinin ilk cümlesi bu tahrif türünü haber vermektedir. Bunun yanında Kur’an, Hz. İsa a.s.’ın İsrailoğulları’na şöyle dediğini bildirmektedir:
“Hani, Meryem oğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim’ demişti. Fakat (İsa) onlara apaçık mucizeleri getirince, ‘Bu, apaçık bir sihirdir’ dediler.” (Saff, 6)
Efendimiz s.a.v.’in geleceğini haber veren İncil ayetinde, bu ayette geçen “Ahmed” isminin karşılığı olarak “Peryclitos” kelimesi geçmekteyken, bu kelimeyi “Tesellici” anlamındaki “Paracletos” kelimesi ile değiştirmişlerdir. Bu durumda Hz. İsa a.s., kendisinden sonra gelecek olan Efendimiz s.a.v.’i değil de, Ruhu’l-Kudüs’ü haber vermiş olmakta, daha doğrusu ilgili cümle hıristiyanlar tarafından öyle yorumlanmaktadır.
5. Anlamın tahrifi
“Tanrı Sina’dan geldi, bize Sair’den doğdu ve Faran dağından zuhur etti.” (Tevrat/Tesniye, 33/2). Bu cümlede sembolik bir anlatım vardır. Allah Tealâ’nın vahyinin Sina’da Hz. Musa’ya, Sair’de Hz. İsa’ya ve Faran’da Efendimiz s.a.v.’e indirildiğini ifade etmektedir. Burada geçen “Faran”, Hicaz’da bir dağ ismidir. Tevrat da bunu doğrulamaktadır. (Tevrat/Tekvin, 21/21). Yahudilerse buradaki “Faran”ı Sina yarımadasının doğusunda bir bölge adı olarak yorumlamışlardır.
Burada Ehl-i Kitab’ın, kendi muharref (tahrif edilmiş, bozulmuş) kitaplarında bulunan cümlelerin anlamını dahi farklı yorumlayarak ikinci bir tahrif daha yaptığı ortaya çıkmaktadır.
Bu tahrif türlerinin bizzat Tevrat’a ve İncil’e inandığını söyleyenler, yani yahudiler ve hıristiyanlar tarafından “dini muhafaza etmek” gibi bir gerekçeyle yapılmış olması son derece manidardır.
 (Bitti)
 
SEMERKAND - Aylık Tasavvufî Dergi


Pazar, 01 Mart 2009 15:34 tarihinde güncellendi

Sayfa 5 - 11

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.