.

.

Ehlisünnet İnancı

E-posta Yazdır PDF

MEKTUBATTA KADER KONUSU

289. MEKTUBUN BAŞLIĞI VE KONUSU

İkiyüz seksendokuzuncu mektup, Mevlana Bedrud-din'e gönderilmiş tir.

Kaza ve kaderin sırları ve bunlarla alakalı hususlar hakkındadir.

289. MEKTUBUN TERCÜMESİ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle başlıyorum!

Kaza ve kader sırrını, kullarından has olanlara açan, yolun doğru ve düzgün olanından kayma yeri olduğundan avamdan bunu gizleyen Allah'a hamd olsun.

Salat-selam, kendisi ile hucceti baliğanın tamam olduğu ve helak yolunda olan asilerin özürlerinin kesildiği Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, âli ve ashabı üzerine olsun; öyleki bunlar iyilik ve takva sahibi olup kadere iman etmişler ve kazaya razı olmuşlardır.

Kader, hakkında hayret ve dalalet çok olan şeydir. Ekseri münazara edenleri, vehim ve hayalleri batıldır. Hatta bazıları kuldan ihtiyarı ile sadır olan işlerde sırf cebirle hükmetti. Bazıları bunu, yegâne kahredici bir olan (Allah'a) nisbet etmeyi men etti.

Bir taife itikatta, iktisad ve sıratı müstekim olan büyük kısmı aldı. Muhakkak bu yola fırkayı naciye muvaffak edildi ki onlar Ehli Sünnet vel Cemaattır. Allah onlardan, seleflerinden ve haleflerinden razı olsun. İfrat ve tefriti bıraktılar, orta yolu seçtiler.

Ebu Hanife'den rivayet edildi ki kendisi Caferi Sadık'a (radıyellahu anhu) sorup demiş ki, ey Allah'ın Resulünün evladı! Allah işi kulllarına havale etti mi?

-Dedi ki, Allahu teala, rububiyyeti kullarına havale etmekten yücedir.

-Ebu Hanife ona dedi, kulları bunun üzerine mecbur ettimi?

-İmamı Cafer Sadık dedi, Allahu teala onları buna cebretmekten sonra onlara azab etmekten daha adaletlidir.

-Bu nasıl olur?

-İkisinin arasında, cebir yok işi onlara havale etmek yok, zorlama yok, musallat etme yok.

Bundan dolayı Ehli Sünnet derki, kulların ihtiyari fiilleri yaratmak ve icad etmek haysiyetinden Allah'ın kudreti altındadır, kesb diye isimlendirilen diğer bir haysiyetten kulun kudreti altındadır.

Kulun hareketi, Allah'ın kudretine nisbetle halk diye isimlendirilir, kulun kudretine nisbetle kesb diye isimlendirilir. Ancak Ehli Sünnetten olan Eşarîler şu görüşe gittiler ki asla kul kendi fiillerinde ihtiyarı yoktur. Ancak Allahu subhanehu adetin cereyanı üzere kulların ihtiyarı akabinde eşyayı icad eder. Zira hadis olan kudretin Eşari'ye göre tesiri yoktur. Bu mezheb, cebre meyleder. Bu sebeble cebri mütevessıt (orta yol üzere olan cebr) diye isimlendirilir.

Ustad Ebu İshak İsferanî, hadis olan kudretin fiilin aslında tesiri olduğuna hükmetmiştir. Fiilin hasıl olması, iki kudretin toplamıyladır. Muhakkak iki tesir eden kudretin bir eserde toplanmasına, değişik iki cihetle (olduğu için) cevaz vermiştir.

Kâdı Ebu Bekir Bâkillânî, fiilin vasfında hadis kudretin tesir ettiğine hükmetmiştir; fiili taat ve masıyyet olması gibi bir vasıfla vasıflandırarak.

Bu zayıf kulun indinde seçilen görüş, fiilin aslında ve vasfında birlikte hadis kudretin tesiri vardır. çünkü, asılda tesiri olmadan sadece vasıfta tesirlidir demenin bir manası yoktur. Zira vasıf, onun üzerine bağlı olan eseridir. Lakin o, asıl fiilin tesiri üzerine zaid olan şekilde bir tesire muhtaçtır. Çünkü vasfın bulunması, aslın bulunması üzerine zaittir. Tesir ile hükmetmekte bir sakınca yoktur, Eşarî üzerine bu ağır gelse de. Zira kudrette tesir de Allah'ın icadı iledir. Nasıl ki kudretin kendisi de Allahu tealanın icadı ile olduysa. Kudretin tesirine hükmetmek, doğruya en yakın olanıdır.

Eş'ari mezhebi, aslında cebr dairesine dahildir. Zira ona göre haki-katten ihtiyar yoktur, asla ona göre hadis kudretin tesiri yoktur. Ancak cebriye mezhebine göre kulun ihtiyari fiilleri hakikaten failine nisbet edilmez. Eş'ari'ye göre ise hakikaten failine nisbet edilir; her ne kadar kul için ihtiyar hakikaten sabit değilse de. Zira kulun fiili hakikaten kula nisbet edilir, bir nebze de olsa kudret tesir edici olması eşittir, bu Ehli Sünnetten Eş'arîden başkalarının görüşü gibidir. Veya sırf (fiilin ortaya çıkmasına) medar olur Eş'arînin mezhebi gibi.

Bu açıklamalarla Ehli Hak'kın mezhebi, ehli batılın mezhebinden ayrılmış oldu.

Failden fiili hakikaten nefyetmek, mecazen ona bunu isbat etmek, cebriyyenin mezhebinde olduğu gibi halis küfür ve zaruri olan şeyi inkar-dır.

Temhid kitabının sahibi der ki, Cebriyye'den bazıları, fiil kuldan zahiren ve mecazendir, amma hakikatte kulun kudreti yoktur, der. Kul ağaç gibidir, rüzgar onu sallandırınca sallanır. Aynı şekilde kul ağaç gibi mecburdur (derler.)

Bu söz küfürdür. Buna itikad eden kafir olur. Yine cebriyyeden bazı-larının şu sözü de böyledir. 'Kulun hakikaten bir fiili yoktur, ne hayırda ne de şerde. Kulun yaptığı işin faili Allahu subhanehudur.' Bu söz de küfür dür.

Eğer dersen; kulun kudreti için fiillerinde tesir olmayınca, hakikatten onun için ihtiyar olmayınca, hakikatten fiillerin kula nisbetinin Eş'ari'ye göre ne manası vardır?

Derim ki kudret, onun için her ne kadar fiillerde tesir yoksa da, ancak Allahu subhanehu onu fiillerin mevcut olmasına medar (sudur yeri) yaptı. Şöyleki Allahu teala, kulların kudretlerini ve ihtiyarlarını fiillere sarf etmeleri akabinde, adetin cereyanı üzere fiilleri yaratır. Sanki kudret, fiillerin mevcut olması için adet bakımından illet oldu. Adet bakımından kudret için fiillerin sudurunda tesir oldu. Zira fiiller onsuz adet bakımından mevcut olmamaktadır.

Her ne kadar kudretin fiillerde tesiri yoksa da, adet bakımından illet olduğundan fiiller hakikaten kullara nisbet edilir.

Bu söz, Eş'ari mezhebinin tashihinde son sözdür. Bundan sonra söz, düşünmeyi gerektiren bir mahaldedir.

Bilki, Ehli Sünnet vel Cemaat, kadere iman eder. Şöyleki kaderin hayırlısı, şerlisi, tatlısı ve acısı Allahu subhanehu'dandır. Zira kaderin manası, ihdas ve icattır. Malumdur ki Allah'tan başka ihdas ve icad eden yoktur.

"Ondan başka ilah yoktur. O, her şeyin halıkıdır. Ona ibadet edin!"

Mutezile ve Kaderiye, kaza ve kaderi inkar ettiler, zannettiler ki kulların fiilleri sadece kulun kudretiyle hasıldır.

Şöyle derler: Şayet Alla şerre hükmetse ve sonra da onlara bunun üzerine azab etse, bu Allahu subhanehu'dan zulüm olur.

Bu söz onlardan cehalettir. Zira kaza (hüküm), kuldan kudreti ve ihyitarı yok etmez. Çünkü Allah hükmetti ki kul bunu ihtiyarı ile yapacak veya terk edecek. Netice olarak derim ki bu, kulun ihtiyarının olmasını gerektirir. Bu ihtiyarın olmasını sabitleştirir. Bunda bir zıtlık yoktur.

Ayrıca bu görüşleri, Allahu tealanın fiilleri ile de nakzedilir, zira Allahu subhanehu'nun fiilleri kazasına itibarla, ya vacibtir veya yasaktır. Eğer kazası vacibe tealluk ederse o şey vacib olur. Veya yok olmasına tealluk ederse o şey imkansız olur. Eğer ihtiyar ile fiilin vacib olması ona zıt ise, Allahu teala faili muhtar olamaz, bu ise küfürdür.

Gizli kalmasın ki kulun son derece acizliği ile birlikte fiillerini icat etmekte müstakil kudreti olduğuna hükmetmek, son derece sefihliktir, ahmaklığın son derecesinin kaynağıdır. Bu yüzden Maveraunnehir alimleri (Allah çalışmalarını şükrana layık eylesin), bu meselede onların dalalette olduğunu son derce mübalağa ile ifade ettiler, hatta mecusiler banlardan hal bakımından daha ehvendir, dediler zira onlar sadece bir ortak isbat ederler, Mutezile ise sayısız ortakları isbat ederler.

Cebriye zannederki kulun asla fiili yoktur, onun hareketleri cemad varlıkların hareketi gibidir. Asla kulun kudreti yoktur, ihtiyarı da yoktur. Zannederlerki kullar hayırla sevab kazanamazlar, şer ve küfürle ceza görmezler. Asiler de mazur olup mes'ul değillerdir. Zira bunların hepsinin fiilleri Allah tarafındandır, kul bunlarda mecburdur. Bu sözleri küfürdür. Bunlar o lanetlenmiş mürcielerdir ki derler ki masıyet, zarar vermez, asi azab görmez.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet edildi ki, şöyle buyurdu; 'Mürcie, yetmiş Nebinin lisanı üzere lanet olundu.'

Zarureten mezhebleri batıldır, zira (isteği ile) tutan kişi ile, eli titrek kişinin hareketi arasında açıkça fark vardır. kesin biliriz ki evvelkisi dileği iledir, ikincisi böyle değil.

Kat'i deliller de şu mezhebi nefyetmektedir. Allahu teala'nın şu kavlinde olduğu gibi; "Yaptıkları şeye karşılık olmak üzere…"

Ve Allahu subhanehu'nun şu kavli şerifi; "Dileyen iman etsin, dileyen küfretsin." Daha diğerleri de vardır.

Bil ki insanların pek çoğu, himmetlerinin zafiyetinden ve niyetlerinin noksanlığından özür talep ederler, kendilerinden suali def ederler. böyle-ce Eş'ari mezhebine bilakis cebriyeye meylederler. Bazan kulun hakikaten ihtiyarı olmadığını söylerler, fiilin ona nisbeti mecazidir derler. Bazen de, cebri gerektiren ihtiyarın zayıf olduğuna hükmederler.

Bununla beraber bazı sofilerin şu makamdaki kelamını dinlerler; 'Fail tektir, ancak O'dur, kulun kudretinin fiilinde asla tesiri yoktur. Onun hare-ketleri cemadatın hareketleri menzilindedir, kulun zat ve sıfat bakımından varlığı, engin bir serap gibidir ki susuz kişi onu su zanneder, taki ona varınca onu bir şey olarak bulamaz. Onun yanında Allahı bulur.'

Bu gibi sözler onları sözlerde ve fiillerde gevşeklik ve tembelliklerini artırır. Bu sözün tahkikinde deriz ki, Allahu subhanehu meramın hakikatını bilir; şayet ihtiyar Eş'ari'nin dediği gibi hakikaten kul için sabit olmasa, asla Allahu teala kula zulmü isbat etmezdi. Zira kulun ihtiyarı yok, kudretini tesiri yok. Ancak o Eş'ari katında sadece fiilin medarıdır. Halbuki Allahu teala yüce kitabında pek çok yerde kula zulmü isbat eyledi. Az da olsa tesiri olmadan sadece medar olmak kulların zulmünü gerektirmez.

Evet! Allahu teala tarafından kulların elemlendirilmesi ve azablan-dırılması, kulların ihtiyarı olmaksızın sabittir, bu asla onlar hakkında zulüm değildir, zira Allahu subhanehu mutlak maliktir, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. amma zulmü kullara nisbet etmek, kulların ihtiyarının sabit olduğunu gerektirir. Bu nisbette mecaz ihtimali, kullanılanın hılafıdır. Bu da zaruret yokken kullanılmaz.

Kulun ihtiyarının zayıf olmasına hükmetmek, bu da ya kendisi ile kasdedilenin kulun ihtiyarının Allah'ın ihtiyarına nisbetle zayıf olması manasıdır ki bu doğrudur, bunda kimsenin çekişmesi yoktur. Aynı şekilde zafiyet, fiilin kendinden sadır olmasında müstakil değildir manasında olursa yine kabul edilir. Amma zafiyet, fiillerde kulun ihtiyarının tesiri yoktur manasında ise bu men edilir, bu ilk meseledir. Men edişimizin delili geride tafsilatıyla geçti.

Bilmek gerekir ki Allahu teala kulları takatlarının ve kudretlerinin miktarınca mükellef kıldı, halkının zafiyetinden dolayı teklifi hafif yaptı.

Allahu tebareke ve teala buyurdu: "Allah sizden hafifletmek diliyor, insan zayıf olarak yaratılmıştır."

Nasıl böyle olmasın! Allahu subhanehu hakimdir, rauftur, rahimdir. Rahmete, acımaya ve hikmete, kulun takat getirmeyeceği şey ile emredilmesi uygun olmaz. Kulun kaldırmaya güç yetiremeyeceği büyük bir kayayı kaldırmakla ona teklif etmedi. Bilakis kulun üzerine kolay olan namaz gibi kıyama, rukuya, secdeye ve kolayına gelen şekilde kıraata şamil olan ibadetle emretti. Bunların hepsi son derece kolaydır.

Mesela oruç ta aynı şekilde son derece kolaylıkladır. Zekat ta aynı şekilde. Zira kırktabiri takdir etti, tamamını veya yarısını takdir etmedi ki kullara ağır gelmesin. Acımasınını kemalinden emredilen şeyin halefini, eğer aslı zor gelirse yeterli buldu. Abdest için halef olarak teyemmümü kıldı. Aynı şekilde kıyama kadir olamayan oturarak kılar, oturmaya kadir değilse sırt üstü yatarak kılar. Ruku' ve secdeye kadir değilse ima ile kılar. İnsaf ve itibarla şer'î hükümlere bakan kişi, daha pek çok misallerde tekliflerin tamamını son derece kolaylıkta ve yumuşaklıkta bulur. Allahu subhanehu'nun kullarına rametinin, tekliflerden affediciliği ile son derece mükemmel olduğundan haberdar olur.

Tekliflerin hafif olduğunun ölçüsü, avamın emredilen ibadetlerde ziyadeyi temenni etmesidir. Zira bazısı farz orucun ziyadesini temenni eder. Bazısı farz namazın ziyadesini temenni eder. Diğerleri de bu kıyas üzeredir. Bu temenni ancak son derece hafif olduklarındandır.

Bazılarının vicdanlarında hükümlerin edasını kolay bulamamaları, Allahu subhanehu'ya karşı düşmanlıkla dikilen nefsi emmarenin hevasından kaynaklanan ve kendilerinde tabiii olarak bulunan nefsani karanlıklar ve bulanıklıklar mevcut olmasına dayanır.

Allahu subhanehu buyurdu: "Müşriklere, kendisine davet ettiğin şey ağır geldi."

Yine Mevla teala buyurdu: "Namaz, huşu edenler hariç elbette (diğerlerine) ağırdır."

Nasıl ki zahiri hastalık hükümlerin edasında zorluğu gerektirirse, aynı şekilde batınî hastalık ta şu zorluğu gerektirir. Muhakka şerefli şeriatımız, nefsi emmarenin merasimlerini iptal etmek ve onun isteklerini yok etmek için gelmiştir. Nefsin hevası ve şeriata tabi olmak, zıt olan iki tarafta vakı'dır. Şüphesiz şu zorluğun bulunması, nefsin hevasının olduğu na delildir. Hevanın miktarı, zorluğun miktarıyla takdir edilir. Heva tama-men yok olursa, zorluk ta tamamen kaybolur.

Amma biraz evvelce bahsettiğimiz sofiyyenin ihtiyarın yok olduğu ve zafiyeti hakkındaki sözlerine gelince; bil ki onların sözü eğer şeriata mutabık olması mümkün değilse, asla ona itibar edilmez; nasıl delil olmak ta ve taklit edilmekte uygun gelsin. Ancak delil ve taklide, Ehli Sünnetten olan alimlerin sözleri uygundur.

Sofiyyenin kelamından uygun olanı kabul edilir, muhalif olanı asla kabul edilmez; ayrıca biz derizki halleri düzgün olan sofiyye asla şeriatın ötesine geçmezler. Ne hallerde, ne amellerde, ne sözlerde, ne ilimlerde ve ne de marifetlerde. Bilirlerki şeriatla ihtilaflı kalmak, hallerdeki hastalık ve bozukluktan ortaya çıkar. Şayet haller düzgün olsa, hak şeriata asla muhalif olmaz.

Hasılı kelam, şeriata muhalefet zındıklık delilidir, sapıklık alametidir. Bu babta netice sözüm, sofiyye şeriata muhalif bir söz konuşsa, bu sözü halinin galebesi altındaki keşfinden ve vaktinin sarhoşluğundan ortaya çıkmışsa, bu sofi mazurdur, keşfi sahih değildir, taklide uygun değildir. Bilakis sözünün zahir manasından çevrilip düzeltilmesi gerekir. Zira sar-hoşların sözü, zahiri manasından döndürülüp sahih manaya çevrilir.

Şu ifadeler, Allahu subhanehu'nun yardımı ve güzel muvaffak kılma-sıyla bana bu makamda kolay olan açıklamalardır.

Allah'a hamd olsun, selam seçtiği kulları üzerine olsun.

 

 

Cuma, 04 Mart 2011 13:41 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

ASHAB ARASINDAKİ OLAYLAR.....

 

Mektubatı Rabbani 1. 266. mektubtan….

İkinci binin müceddidi İmamı Rabani k.s. ashab sevgisi ve aralarındaki ihtilafları bir çok mektubunda dile getirmiş ve güzel bir şekilde yorumlamıştır.. Sağlam yol budur, bunun ötesine gitmek ilhad ve sapmaktır….

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) 'a Hulefai Raşidîn'den dolayı gelen eziyetlendirmeler, torunları tarafından gelen eziyetlendirme gibidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu:

"Allah Allah Ashabım hakkında (sakının) onları benden sonra hedef tutmayın (onların aleyhine konuşmayın.) Kim onları severse beni sevdiği için onları sever, kim onlara bu'z ederse bana bu'z ettiği için onlara bu'z eder. Kim onlara eziyet ederse muhakkak bana eziyet etmiştir, bana eziyet eden muhakkak Allah'a eziyet etmiştir. Kim Allah ve Resülüne eziyet ederse so­rumlu tutulması (hesaba çekilmesi) umulur."

Allahu Azze ve Celle şöyle buyurdu: “Allah ve Resulüne eziyet e-denlere Allah, dünya ve ahirette lanet etmiştir.”

Ashab arasında vaki olan olaylar, harbler, çekişmelere gelince; bunları güzel bir hamil ile manalandırmalıdır. Onları heva ve ırkçılık taassubundan uzak tutmak gerekir. Taftazani (Şerhul Akidin Yazarı) Hz. Ali'nin sevgisinde çok ileri olmasıyla beraber şöyle dedi: "Ashab arasında olan olaylar harbler, hilafet hakkında değildi, belki ictihadda olan bir hata idi. (Şerhul Akaidin üzerine yazılan) Hayalî isimli Haşiyede, "Muaviye ve adamları, Hz. Ali'nin zamanında en efdal olduğunu kabul etmeleriyle birlikte onun itaatından, bir şüpheden dolayı çıktılar; o şüphe, "Hz. Osman'ın katillerinden kısası terk edeceği endişesi idi."

Kara Kemal Haşiyesinde Hz. Ali'den nakledil di ki, şöyle buyurdu: "Kardeşlerimiz bizim üzerimize azdılar, onlar kafir ve fasık değillerdir, çünkü onların te'villeri vardır."

Şüphesiz ictihad hatası levm ve ta'ndan uzaktır, bu kişiden çirkin muamele kaldırılmıştır.

Ashabın tamamı, Hayrul Beşerin (sallallahu aleyhi ve sellem) sohbe-tine riayetle ancak hayırla anmak gerekir. Onları seven Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) sever. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu "Onları seven beni sevdiği için onları sever, onlara bu'z eden bana bu'z ettiği için onlara bu'z eder. Yani Ashabımla alakalı mahabbet, benimle alakalı mahabbetin ta kendisidir. Aynı şekilde onlarla alakalı bu'z, benimle alakalı bu'zun ta kendisidir."

Bizim Hz. Ali'nin muhaliflerini de sevmemizden asla bir maksadımız yoktur, belki bize gerekli olan, onlardan dolayı (sebep oldukları savaşlar, kargaşalıklardan dolayı) eziyetlenmemiz, üzülmemizdir. Zira sonuçta bu iş Resulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşır. Fakat haklıya haklı, haksıza haksız deriz. Hz. Ali (r.a.) haklı idi, muhalifleri hatada idiler. (İctihad hatası.) Bundan fazlası fuzulî (söz) olur. Bu meselenin incelenmesi, Hoca Muhammed Eşref e yazılan mek­tuptadır, (1. Cilt, Sayfa 229, 251. Mektup) oraya müracaat edilsin.

(1. Cilt, 251. Mektup, Sayfa 229)

Bilki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabının tamamı azamet sahibi büyük zat­lardır. Hepsini tazim ve hürmetle zikretmek gerekir. Hatîb, Enes (r.a.) 'ten rivayet etti ki: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah beni seçti, benim için ashab seçti, onların içinden bana hısım (akrabalar) seçti, ensar seçti. Kim beni onlar içinde muhafaza ederse (hakkıma riayet ederse), Allah o kişiyi korusun, kim bana onlar hususunda eziyet ederse, Allah o kişiye eziyet versin."

Tabaranî İbni Abbas (radıyellahu anhüma) dan rivayet etti ki Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu. "Kim ashabıma söverse onun üzerine Allah'ın, meleklerin, bütün insanların laneti olsun."

İbni Adiyy, Aişe’den (radıyellahu anhâ) rivayet etti ki; Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu, "Ümmetimin en şerlileri as-habım aleyhine cür'et edenlerdir. (Dil uzatanlardır).

Fakat bimek gerekir ki Hz. Ali'ye muhalif olanlar hatada idi, Hak Hz. Ali tarafında idi. Lakin bu hata ictihad hatası olunca, bu kişi Levmden uzak oldu, sorumluluk ondan kalktı, İmam Amed’den "Mevakıf" şarihi naklettiği gibi "Cemel ve siffîn vakaları içtihattan dolayı meydana geldi."

"Temhîd" kitabında Şeyh Ebu Şekur Essâlimi açıkladı ki, Ehli Sünnet vel Cemaat şu görüşe gittiler ki, Muaviye (r.a.) Ashabtan bir taife ile birlikte hata üzere idiler, hataları ictihadî idi.

"Savaik" kitabında Şeyh ibni Hacer dedi. "Muaviye’nin, Ali ile çekişmesi içtihattan dolayı idi. Bu itikadı Ehli Sünnet itikadı saydı.

Ulemanın sözleri "İçtihadi hata" olduğu sözüyle doludur, İmam Gazali, Kadî Ebu Bekr ve diğerleri bunu böyle açıkladılar, îmam Ali'nin muhaliflerini fasıklıkla ve sapıklıkla vasıflamak doğru değildir.

Kadı, "Şifa" kitabında der ki, imam Malik (r.a.) "Kim Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) 'ın ashabından birisine söverse Ebu Bekir, Ömer, Osman, Muaviye veya Amr ibn As (radıyallahu anhum ecmain), eğer bunlar dalalet üzeredirler, kafirlerdir derse, o kişi öldürülür. Eğer insanların sövmeleri gibi bir şeyle söverse, şiddetli şekilde cezalandırılır.

Hz. Ali'nin muhalifleri, Gulatı Rafizîlerden bazılarının dediği gibi kafir değillerdir. Bazılarının dediği gibi fasık değillerdir. Bu görüşü "Mevakıf" kitabı, ashabtan pek çoğuna nisbet etti. Nasıl olmasın ki muhakkak Aişe Sıddıka (validemiz) Talha, Zübeyr onlarla birlikte idi. Halbuki Talha ve Zübeyr, Cemel savaşında öldürülen on üç bin kişi arasında vardı: Muaviye (r.a.) daha ortaya çıkmamıştı. Bunları fasık, sapık saymak, hiçbir müslümanın cür'et etmiyeceği şeydir, ancak kalbinde maraz ve batınında habaset (pislik) olan müstesnadır.

Bazı alimlerin sözlerinde bulunan Muaviye (r.a.) hakkındaki "Zülüm" sözünün söylenmesinin maksadı şudur ki; "Muaviye imamı cairdir" yani Ali'nin zamanında hilafete layık olmadığıdır. Yoksa sonuçta zulme ve fıska götüren zulüm manasında değildir. "Hatada idiler" sözü üzerine ziyade etmek caiz değildir. Nasıl caiz olsun ki; Hz. Muaviye Allah'ın ve kulların hakkında adil bir îmam idi; "Savaik" kitabında böyledir.

Eğer Yezid hakkında böyle söylense, ona cevaz vardır, Muaviye (r.a.) hakkında "Hata" dan başka şey söylenmesi çirkindir.

Halbuki sağlam isnadlarla rivayet edilen hadisi şeriflerde, Peygam-berimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Muaviye (r.a.) için dua etti, "Allah'ım ona yazı ve hesabı öğret, onu azabtan koru."

Başka bir duasında, "Allah'ım onu (Muaviye'yi) hidayete ulaşan ve hidayet edici eyle." Peygambenmizin (s.a.v.) duası makbuldür.

Geride geçen kısımda İmamı Malik, Muaviye'ye sövmeyi büyük günah kabul etmiş ve öldürülmesine fetva vermişti. Ona sövenleri Ebu Bekir, Ömer ve Osman'a yapılan hakaretler gibi görmüştür.

Ey kardeş bilki Muaviye bu olaylarda tek başına değildi. Tahminen ashabı kiram'ın yarısı ona ortak idi. Eğer Ali ile savaşanlar kafir ve fasık ol­salar dinin yarasından itimat kalkar. (O din ki onların tebliği ile bize ulaştı). Buna ancak zındık olan izin verir ki bunun maksadı da dini iptaldir.

Ey kardeş bu fitnenin çıkmasına sebep, Osman'ın (r.a.) öldürülmesi ve kısas yapılmasını istemekti. Talha ve Zübeyr Medine'den kısasın gecikmesi sebebiyle çıktılar. Bu işte onlara Aişe-i Sıddîka uygunluk göster di ve Cemel Vakası meydana geldi. Bu Cemel vakasında onüçbin sahabe öldürüldü. (Allah hepsinden razı olsun). Aynı savaşta Talha ve Zübeyr'de öldürüldü. Bu ikisi cennetle müjde-lenen on kişidendir. Bu savaştan sonra Muaviye Şam'dan çıktı, onlara katıldı. Bu defa Sıffîn harbi meydana geldi.

İmamı Gazali bu muhaberebelerin hilafet için olmadığını açıkladı. Belki Hz. Ali'nin hilafetinin evvelinde meydana gelen kısas hükmünün ifa edilme­siydi. İbni Hacer (r. Aleyh) bu sözü Ehli Sünnet itikadından saydı.

Hanefî fakihlerinin büyüklerinden olan Şeyh Ebu Şekûr Essalîmi şöyle dedi: Muaviye'nin Ali ile çekişmesi hilafet işinde idi. Zira Peygambe-rimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Muaviye (r.a.)'ye şöyle buyurmuştur, "İnsanlara melik olursan, onlara yumuşak davran" Bu sözden dolayı Muaviye'nin hilafete arzusu ortaya çıkmıştı. Fakat o hatada idi. Ali (r.a.) haklı idi. Zira o vakit, Ali'nin hilafet vakti idi.

Bu iki söz arasını şöyle birleştirebiliriz, ihtilafın sebebi evvela kısasın geri kalması idi. Sonra hilafete geçmek arzusu işe karıştı. Bu iki durumda da ictihad eden eğer hatada ise sevaptan tek derece alır. Eğer isabet ederse iki derece, belki on derece alır.

Ey evlat Ashab arasıdaki bu kargaşalıklarda en sağlam yol olaylar hakında susmakta, bunların kavgalarından uzak durmaktır.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Ashabım arasında olan olaylardan uzak durun."

Yine buyurdu ki, "Ashabım zikredilince kendinizi tutun."

Yine buyurdu, "Allah, Allah Ashabımı hedef tutmayın." Yani Asha-bım hakkında Allah'tan korkun sakının, Levm ve taan oklarınıza onları hedef yapmayın.

İmam Şafî (rahmetullahi aleyh) buyurdu; aynı şekilde bu söz Ömer ibni Abdul Aziz'den nakledildi: Şu (harbler, kargaşalıklar) bir kan idi, Allah bizim ellerimizi on­dan temizledi bizde lisanlarımızı ondan temizleyelim. Bu sözden anlaşıldı ki, lisana da onların hatasını konuşmamak gerekir.

 

Pazar, 30 Ocak 2011 15:07 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

RESULULLAHI S.A.V ZİYARET VE ŞEFAAT – 3

 

 

وَإِذَا وَصَلَ إلَى الْمَدِينَةِ اغْتَسَلَ بِظَاهِرِهَا قَبْلَ أَنْ يَدْخُلَهَا أَوْ تَوَضَّأَ وَالْغُسْلُ أَفْضَلُ ،

 

 

وَلُبْسُ نَظِيفَ ثِيَابِهِ وَالْجَدِيدُ أَفْضَلُ ، وَمَا يَفْعَلُهُ بَعْضُ النَّاسِ مِنْ النُّزُولِ بِالْقُرْبِ مِنْ الْمَدِينَةِ وَالْمَشْيِ

 

 

عَلَى أَقْدَامِهِ إلَى أَنْ يَدْخُلَهَا حَسَنٌ ، وَكُلُّ مَا كَانَ أَدْخَلَ فِي الْأَدَبِ وَالْإِجْلَالِ كَانَ حَسَنًا .


وَإِذَا دَخَلَهَا قَالَ : بِاسْمِ اللَّهِ { رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ } الْآيَةَ ، اللَّهُمَّ افْتَحْ لِي أَبْوَابَ رَحْمَتِك

 

وَارْزُقْنِي مِنْ زِيَارَةِ رَسُولِك صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا رَزَقْت أَوْلِيَاءَك وَأَهْلَ طَاعَتِك ،

 

وَاغْفِرْ لِي وَارْحَمْنِي يَا خَيْرَ مَسْئُولٍ ، وَلْيَكُنْ مُتَوَاضِعًا مُتَخَشِّعًا مُعَظِّمًا لِحُرْمَتِهَا لَا يَفْتُرُ

 

عَنْ الصَّلَاةِ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُسْتَحْضِرًا أَنَّهَا بَلْدَتُهُ الَّتِي اخْتَارَهَا اللَّهُ تَعَالَى

 

دَارَ هِجْرَةِ نَبِيِّهِ وَمَهْبِطًا لِلْوَحْيِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْبَعًا لِلْإِيمَانِ وَالْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ .

 

قَالَتْ عَائِشَةُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا : كُلُّ الْبِلَادِ اُفْتُتِحَتْ بِالسَّيْفِ إلَّا الْمَدِينَةَ فَإِنَّهَا اُفْتُتِحَتْ بِالْقُرْآنِ الْعَظِيمِ .

 

 

Medineye ulaşınca, Mescidi şerife girmeden evvel gusleder veya abdest alır, gusletmesi efdaldir. Temiz ve yeni elbiselerini giymek efdaldir. Bazılarının yaptığı gibi, Mescidin yakınına inip mescide kadar yürüyerek gelmek güzeldir. Edebten ve tazimden gerekli olan şeyleri yapması güzeldir.

Mescide girince, şöyle der:

Bismillâh! –Rabbim! Beni sadık şekilde girdir.- Allahım! Benim için rahmet kapısını aç, Resulün s.a.v i ziyaretle, evliyanı ve taat ehlini rızıklandırdığın gibi beni de rızıklandır.

Beni affet, bana merhamet et, ey hayır istenen!

Tevazu üzere olunsun, huşu üzere olup Haremeyne tazim üzere olunsun.

Nebi s.a.v üzerine salat selam okumakta gevşeklik göstermesin. O beldenin Allahu tealanın Nebisi için hicret yurdu ve vahyin – Kur’anın indiği mekan olarak seçtiği bir belde olduğunu hatırından çıkartmasın. İmanın ve şer’i hükümlerin menbaı olduğunu unutmasın.

Aişe r.anha şöyle dedi: Bütün beldeler kılıçla fethedildi, ancak Medine hariçtir. Medine yüce Kur’an ile fethedildi.

 

Perşembe, 22 Temmuz 2010 14:49 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

RESULULLAHI S.A.V ZİYARET VE ŞEFAAT - 2

 

RESULULLAHI S.A.V ZİYARET HAKKINDA FETHUL KADİR KİTABINDAKİ AÇIKLAMALAR

Hanefi fıkhının en temel eserlerinden olan Fethul kadir de, bu konu tafsilatıyla beyan edilmiştir, biz bunları kısım kısım aktaracağız:

فتح القدير - (6 / 246)

[ الْمَقْصِدُ الثَّالِثُ : فِي زِيَارَةِ قَبْرِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ] قَالَ مَشَايِخُنَا رَحِمَهُمْ اللَّهُ تَعَالَى :



مِنْ أَفْضَلِ الْمَنْدُوبَاتِ وَفِي مَنَاسِكِ الْفَارِسِيِّ وَشَرْحِ الْمُخْتَارِ أَنَّهَا قَرِيبَةٌ مِنْ الْوُجُوبِ لِمَنْ لَهُ سِعَةٌ .



رَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ وَالْبَزَّارُ عَنْهُ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ { مَنْ زَارَ قَبْرِي وَجَبَتْ لَهُ شَفَاعَتِي }



وَأَخْرَجَ الدَّارَقُطْنِيُّ عَنْهُ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ { مَنْ جَاءَنِي زَائِرًا لَا تَعْمَلُهُ حَاجَةٌ إلَّا زِيَارَتِي



كَانَ حَقًّا عَلَيَّ أَنْ أَكُونَ لَهُ شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ } وَأَخْرَجَ الدَّارَقُطْنِيُّ أَيْضًا

 


{ مَنْ حَجَّ وَزَارَ قَبْرِي بَعْدَ مَوْتِي كَانَ كَمَنْ زَارَنِي فِي حَيَاتِي } هَذَا وَالْحَجُّ إنْ كَانَ فَرْضًا

 


فَالْأَحْسَنُ أَنْ يَبْدَأَ بِهِ ثُمَّ يُثْنِي بِالزِّيَارَةِ ، وَإِنْ كَانَ تَطَوُّعًا كَانَ بِالْخِيَارِ ،

 


فَإِذَا نَوَى زِيَارَةَ الْقَبْرِ فَلْيَنْوِ مَعَهُ زِيَارَةَ الْمَسْجِدِ : أَيْ مَسْجِدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 


فَإِنَّهُ أَحَدُ الْمَسَاجِدِ الثَّلَاثَةِ الَّتِي تُشَدُّ إلَيْهَا الرِّحَالُ .

 


فِي الْحَدِيثِ { لَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إلَّا لِثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ ، الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ، وَمَسْجِدِي هَذَا ،

 


وَالْمَسْجِدِ الْأَقْصَى } وَإِذَا تَوَجَّهَ إلَى الزِّيَارَةِ يُكْثِرُ مِنْ الصَّلَاةِ وَالسَّلَامِ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 


مُدَّةَ الطَّرِيقِ ، وَالْأَوْلَى فِيمَا يَقَعُ عِنْدَ الْعَبْدِ الضَّعِيفِ تَجْرِيدُ النِّيَّةِ لِزِيَارَةِ قَبْرِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 


ثُمَّ إذَا حَصَلَ لَهُ إذَا قَدَّمَ زِيَارَةَ الْمَسْجِدِ أَوْ يَسْتَفْتِحُ فَضْلَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ فِي مَرَّةٍ أُخْرَى يَنْوِيهِمَا فِيهَا

 


لِأَنَّ فِي ذَلِكَ زِيَادَةَ تَعْظِيمِهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَإِجْلَالِهِ ، وَيُوَافِقُ ظَاهِرَ مَا ذَكَرْنَاهُ

 


مِنْ قَوْلِهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ { لَا تَعْمَلُهُ حَاجَةٌ إلَّا زِيَارَتِي }


Üçüncü maksad - bölüm, Nebi s.a.v in kabrini ziyaret hakkındadır:

Ulemamız derki: Menasiki farisi ve Muhtar kitabın şerhlerinin beyanına göre mendubların en efdali olup hali imkanı olan için vacib derecesine yakındır.

Darekutni rivayet etti ki Nebi s.a.v buyurdu:

"Kim kabrimi ziyaret ederse, onun için şefaatim vacib olur."

Darekutni rivayet etti:

“Ancak ziyaret etmekten başka bir haceti olmadığı halde, kim beni ziyaret için gelirse, kıyamet günü onun için şefaatçi olmak benim üzerime haktır.”

“Kim hacceder de, vefatımdan sonra kabrimi ziyaret ederse, sanki beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” (Darekutni, süneninde…)

Burdaki hac farz olunca, önce hac vazifesinden başlar, sonra ziyarete gelir. Eğer haccı nafile ise dilediğinden başlar.

Kabri şerifini ziyarete niyet edince, bununla birlikte mescidi Nebeviy de ziyarete niyet eder. Zira sefer için yola çıkılması tavsiye edilen üç mescitten biri de Mescidi Nebevidir. (Diğer ikis Mescidi Haram ve Aksa Mescidi.)

“Ancak üç mescid için sefere çıkılır. Mescidi Haram, şu benim mescidim ve Mescidi Aksa.”

Ziyarete yönelince, Nebi s.a.v üzerine salat ve selamı yol müddetince çoğaltır. Efdal olan, bu zayıf kula göre niyeti arındırmak lazımdır. Zira fgeride geçen hadisi şerife göre “ancak beni ziyaret için gelirse….” Şeklinde buyrulmuş, başka bir hacet için değil.

 

Çarşamba, 21 Temmuz 2010 15:02 tarihinde güncellendi
E-posta Yazdır PDF

RESULULLAHI S.A.V ZİYARET VE ŞEFAAT

 

Şifaus –Sekam fi ziyareti Hayril Enam isimli eser- Müellifi Sübki r.aleyh. vefatı hicri 683.

 

Bu eserde Resulullah s.a.v in kabri şerifini ziyaret ve şefaatın subutu ile ilgili birkaç hadisi şerif zikredilmiştir.

Evvelkisi:

“Kim benim kabrimi ziyaret ederse, onun için şefaatım vacib olur.” (Darekutni – Beyhaki)

İkinci si:

“Kim benim kabrimi ziyaret ederse, şefaatim ona hulul eder/iner”

(İmam Ebu bekir Ahmed … Bezzar )

Üçüncüsü:

“Ancak ziyaret etmekten başka bir haceti olmadığı halde, kim beni ziyaret için gelirse, kıyamet günü onun için şefaatçi olmak benim üzerime haktır.” (Taberani – Darekutni)

Dördüncüsü:

“Kim hacceder de, vefatımdan sonra kabrimi ziyaret ederse, sanki beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” (Darekutni, süneninde…)

Beşincisi:

“Kim Beytullahı hacceder de beni ziyaret etmezse, muhakkak bana cefa etmiş olur.”

(İbni Adiyy)

Altıncısı:

“Kim kabrimi ziyaret ederse, veya (şöyle buyurdu)kim beni ziyaret ederse, onun için şefaatçi olurum veya şahid olurum.” (Ebu Davud)

Yedincisi:

“Kim isteyerek benim kabrimi ziyaret ederse, kıyamet günü civarımda (yakınımda) olur.”

(Ebu Cafer el Akili)

Sekizincisi:

“Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, sanki hayatımda beni ziyaret etmiş gibi olur.”

(Darekutni)

Dokuzuncusu:

“Kim farz haccını yapar da kabrimi ziyaret ederse, cihad ederse, Beyti Makdis’te üzerime salat okursa, Allahu azze ve celle ona farzlar hakkında sormaz.” (Hafız ebul Feth)

Onuncusu:

“Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, sanki diri olduğum halde beni ziyaret etmiş gibidir.” (Ebul Futuh)

Onbirincisi:

“Kim, sevabını umduğu halde beni Medine’de ziyaret ederse, onun için şefaatçi olurum veya şahid olurum. “

Diğer bir rivayette “Kim, sevabını umduğu halde beni Medine’de ziyaret ederse, kıyamet gününde civarımda olur.” (Dimyati)

Onikincisi:

“Ümmetimden, imkanı olduğu halde beni ziyaret etmeyen hiçbir kimsenin özrü yoktur.”

(Neccar)

Onüçüncüsü:

“Kim, kabrime gelene kadar beni ziyaret ederse, kıyamet günü onun için şahid olurum. Veya şefaatçi olurum.”

(Ebu Cafer el Akili)

Yukarki rivayetlerden anlaşıldığına göre, kabir ziyareti ve şefaat haktır.

Efendimiz s.a.v kabrinde olduğu halde sanki hayattaki gibidir.

Her müslümanın onunla karşılaşmak buluşmak azminde olması lazımdır.

Onun civarında olmak ve ahırette yanında dirilmeyi arzulamak lazımdır.

Vehhabi – selefi bid’at ehlinin inkarları ancak kendilerini mahrum eder, ehli sünnetin hak olduğu sabit olur.

 

 

Pazartesi, 19 Temmuz 2010 15:25 tarihinde güncellendi

Sayfa 2 - 11

Yasal uyarı : Sitedeki sohbet, yazı ve resimler; üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ve kaynak göstererek alınabilir.
Üzerinde değişiklik yapılması, ticari amaçla kullanılması hukûken yasaktır.